YAŞAR KAPLAN İLE RÖPORTAJ

1- Avrupa sömürgeciliğinin İslam coğrafyasına yöneldiği 17, 18. ve 19. yüzyıllarda İslam toplumunun büyük ölçüde tevhidi bilincin sosyal boyutunu yitirdiği inancındayız. Sizce 19. yüzyıl İslam coğrafyasında tamamen somut hale gelen sosyal ve kültürel çözülme ve sömürgeleşmeye yatkınlık karşısında yeniden yeşermeye başlayan İslami uyanış ve direniş hareketine Cemaleddin Afgani’nin sağladığı katkıların tarihi önemi nedir?

Cemaleddin Afganî (Rh.a.) ile, çağdaş İslâm tarihinde bir dönem kapanmış ve yeni bir dönem açılmıştır.

Günümüzdeki anti-emperyalist, inkılâba ve radikal İslâmi uyanışın temelinde Afganî’nin mücadelesi vardır. Bugün artık gövdesi hayli büyümüş olan ve Asr-ı Saadet’e kadar uzanarak Kur’an-Sünnet çizgisiyle birleşen evrensel İslâmî mücadelemizin yakın tarihimizdeki kökleri Afganî’ye dayanmaktadır.

Kahire’deki Ezher’den, İstanbul’daki bir süre üyeliğini de yaptığı Encümen-i Dâniş’e kadar, Afganlı Han’lardan, Osmanlı Sultanlarına kadar, mevcud İslâmî kurum ve otoritelerde ümid vadeden bir hayatiyet göremediği ve İslâm’ın öz kaynaklarına dönme noktasında onlara güvenini yitirdiği için, meselenin çözümüne temelden el atmak gerektiğini düşünmüş, İslâm düşünce ve kültürünün yeniden ihyasından başka çâre kalmadığını görmüş, evrensel emperyalist sultaya karşı tek çıkar yol olarak İslâm Birliği düşüncesini savunmuştur.

Bunun da herşeyden önce, müslüman ferdlerin kendi inanç köklerine dönmelerini ve Kur’an’ı yeniden gündemlerinin birinci maddesi haline getirmelerini zorunlu kıldığını farketmiş; işe ferdlerin zihniyetlerini değiştirmekle başlamak gerektiğine inanmıştır.

Bu başlangıcın, bugün geldiğimiz çizgiye çok büyük katkılarının olduğunu düşünüyorum.

2– Afgani’nin, özellikle yaşadığı dönemdeki müslümanların düşünce örgüsü gözetildiğinde İslam’ın özüne dönüş, Kur’an’a yöneliş ve imanı amelleştirme çağrısının değeri ne anlam ifade ediyor?

Afganî, kendisine itibar eden gençlere her zaman, felsefe ve kelâmda güçlü olmalarını, özellikle bu sahalarda eser vermelerini ve etkileyici konumlarda bulunmalarını tavsiye etmiştir. Bunu, içinde yaşadıkları toplumu ve giderek bütün bir çağı değiştirebilmek için. atılacak ilk adımlardan birisi olarak görüyordu.

Afganî zamanında, Kur’an ve Sünnet, adeta hep iktidarların siyasî entrikalarına payanda olarak kullanılmakta idi. Toplum hayatında lâyık olduğu konuma sahib değildi. Müslümanlar, adeta kendi bilgi kaynaklarını unutmuşlar ve kendilerini Batı’nın materyalist bilgi kuramlarına teslim etmişlerdi. Bu da sonuç olarak, müslüman ferdleri Batı’ya gönüllü kölelik yapmaya razı ve hazır bir hale getiriyordu.

Afganî hareketi, imanı kafalardaki bir tasarım olmaktan çıkararak, hayatta karşılığı olan fiili bir durum haline dönüştürdüğü gibi, müslümanların da kendi özlerine dönmelerini ve Kur’an’a her çağın ihtiyacına cevab verebilen bir rehber kitab olarak sarılmalarını temin etmiştir:

Afganî zamanında, İslâm ümmeti, Batı’nın sanayi ve bilim devrimiyle azgın bir emperyalist büyüme dönemine girmesi karşısında pes etmiş ve kıyameti beklemeye hazırlanır hale gelmişti. Ümmet şaşkındı. Batı’nın geçirdiği baş döndürücü değişimle müslümanlar adeta sersemlemişler ve neye uğradıklarını bilememişlerdi. Batılı bilim adamlarının ifadeleriyle, artık tarihin sonuna gelinmişti ve İslâm’ın, insanlığa söyleyecek bir sözü kalmamıştı. Müslümanların bu saatten sonra yapacakları tek şeyse, Batı’nın azgınlıklarına boyun eğip oturmaktı.

İşte Afganî, İslâm’ın kültürel kurumlarının tek tek iflasa sürüklendiği, sosyal fonksiyonlarının tamamen bittiği, tabir caizse, İslâm’ın hayatın dışına itildiği bir çağda, müslümanlara, yaşadıkları her türlü olayın yorumunun ve her meselenin çözümünün Kur’an’da mevcud olduğunu hatırlatmış ve bu “makus talih”i geçersiz kılmanın mücadelesini vermiştir.

3- Afgani ve Abduh tarafından çıkartılan, Urvetu’l-vuska Cemiyeti tarafından finanse edilen ve İslami dergiciliğin ilk örneğini oluşturan Urvetu’l-Vuska dergisinin 19. yüzyılda İslami mücadeleyi yükselten, müslüman topluluklar arasında iletişimi sağlayan bir medya aracı olarak kullanılmasının sınırlar ötesi önemi, daha sonraki İslami hareketler tarafından ne kadar kavranabilmiştir?

Cemaleddin Afganî hareketinin ve özellikle, çıktığı zamanlarda olduğu kadar, sonraki dönemlerde de bütün dünya müslümanlarını derinden etkileyerek onları yeni bir çağa hazırlayan Urvetül Vüska dergisinin anlam ve öneminin hâlâ tam olarak kavranabildiği kanaatinde değilim.

Daha sonraki İslâmî hareketlerin, Afganî’den haberdar olan unsurlarının, Afganî’yi tek yanlı anladıklarını ve eksik aldıklarını düşünüyorum.

Afganî, dergiyi, sadece zihin jimnastiği yaparken geride kalan bazı düşünce kırıntılarının beyan edileceği bir yer olarak görmüyordu. Dergi, onun gözünde, büyük ve ulvi bir kurumdu, bir inkılâb laboratuvarıydı. İslâm dünyasının ilim ve siyasette şöhret sahibi olan bütün merkezlerinde bulunmuş, önemli yerlerden ders almış ve önemli yerlerde ders vermiş; aynı zamanda, çağının şöhretli bütün siyaset ve devlet adamlarıyla yakından tanışmış birisi olarak, manzarayı umumiyeyi çok iyi biliyordu. Mevcud İslâm âlim ve siyasetçilerinde veya mevcud İslâm ülke ve devletlerinde istikbal görmüyordu. Yaklaşan bir çöküşü herkesten çok o farkediyordu. Bunun için, İslâm dünyasının neresinde bulunmuşsa, orasında bir uyanış başlatmak istiyordu. İstanbul’da bulunduğu yıllarda, Sultan Abdülhamîd Han’a, Osmanlı hızlı bir çöküşe doğru gittiğini, bunun tek kurtuluş yolunun eğitim sistemindeki radikal bir reform olduğunu sürekli hatırlatmasına rağmen, Sultan, bu uyarılara pek itibar etmemiştir.

Osmanlı’nın yıkılış nedenleri üzerine çok şeyler söylenmiştir ve genellikle de Osmanlı’nın Batı’daki gelişmeleri iyi takip edemediği, Batı’ya kulaklarını tıkadığı için çöktüğü görüşünde birleşilmiştir. Yeri gelmişken söyleyelim ki, Osmanlı Batı’ya değil, Doğu’ya kulaklarını tıkadığı için çökmüştür. Afganî’yi, ömrünün son yıllarında İstanbul’da kendi evinde göz hapsinde yaşamaya mahkûm edenler, sadece Afganî’yi değil, aslında Osmanlı’yı kanser etmişlerdir,

Afganî’ye göre, yapılacak şey, işe temelden el atmaktı. İçtimaî bir değişim için önce insanların kafalarını değiştirmek gerektiğini görüyordu. Uzun yıllar değişik ülkelerde ve değişik başkentlerde, siyaset kulislerinde veya ilim yuvaları zannedilen yerlerde dolaştıktan sonra çıkarmaya karar verdikleri dergi, Afganî ve fikirdaşı Abduh için, İslâm Ümmeti’nin fitilini ateşleyici bir kıvılcım mesabesindeydi.

Nitekim öyle de oldu. Paris’te yayımına başlanan dergi, bütün İslâm âleminde kısa sürede etkilerini göstermeye başladı. Ümmet’in uyanışında ve öze dönüşünde önemli roller oynadı.

4- Afgani bid’at, hurafe, mezhep taassubu, istibdat ve kaderciliğe karşı çıkışı ile geleneksel din anlayışına; Batı işgalciliğine, Aligarh Hareketi’ne yönelttiği eleştirilerde görüldüğü gibi emperyalizmle uzlaşmaya ve pozitivizme karşı çıkışıyla da Batıcılığa, güncel ifadesiyle modernizme tavır alıp ıslahatçı – inkılapçı bir tevhidi mücadele çizgisini yükseltme çabası içinde olmuştur. Ancak dün Afgani’nin örneklendirdiği kimliği İslami mücadele kadrolarının gözünden düşürmek için türlü iftiralarla suçlayan İngiliz ve Fransız entelijansiyasının onun hakkında düzmece belgeler neşrettiklerini müslüman araştırmacılar ortaya çıkarmışlardır. Bugün de bu ithamlar sürmektedir. Bunun yanında Afgani’nin bazı entellektüeller tarafından “modernistlik”, “resmi İslamcılık”, “işbirlikçilik” suçlamaları ile değişik bir açıyla itham edilmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Urvetü’l Vüska’da, derginin niçin çıktığını açıklayan bir yazıda, şu cümlelere yer verilmektedir: “Dergi, beklenen kurtuluş ve özgürlük noktasına ulaşabilmek için öyle olağanüstü çabalar sarfedilmesine ve uzun bir yol katedilmesine gerek olmadığını kafalara sokacaktır. Çünkü yolu çok uzun görmek, azimetleri kıracak ve düşünceleri geriletecektir.”

Dergi, bu kararlı ve ümidvar sesini, Mısır merkezli İslâm dünyası (Doğu) başta olmak üzere bütün dünyaya ulaştırabilmek için, aynı iyimserliğini tüm değerlendirmelerine taşımayı temel ilke olarak benimsemiştir.

Şu cümle de, derginin kime hitabetmek ve ne yapmak istediğini açıklayan önemli bir cümledir: “Doğu’nun hemen her yerinde aydınlar ve tüm Doğu halkları, haklarının geri alınması için, parçalanmış güçlerinin birleştirilerek tek bir güç haline getirilmesi gerektiğini düşünüyorlar.”

Bütün Doğu’nun (İslâm dünyasının) tercümanı ve İslâmi basının ilk örneği durumundaki bu dergi, ancak sekiz ay gibi kısa bir süre yayın yapmasına rağmen müslümanların önüne çok net hedefler koymuş ve hastalıkların kesin teşhisinde oldukça isabetli tesbitlerde bulunmuş, tedavi yollarını da açıkça göstermiştir. İslâm dünyasının her karışını etkisi altına alan bu hızlı ve kararlı gelişme, bütün emperyalist güçleri endişeye düşürmüş ve derginin yayımı derhal engellenmiştir.

Afganî, İngiliz emperyalizmi şahsında her türlü emperyalizme karşı çıktığı gibi, İslâm ülkeleri arasındaki mandacılıklara ve merkeziyetçi anlayışlara da karşı çıkmıştı. İslâm Ümmeti’nin vahdeti noktasında, tabir caizse, adem-i merkeziyetçi idi. O nedenledir ki, Hindistan’ın Londra’dan idare edilmesine karşı olduğu kadar, Mısır’ın İstanbul’dan yönetilmesine de karşı idi.

Bu ise, hilafeti saltanatın uydusu haline getirenlerin, statükocuların ve “kraldan çok kralcı” geçinenlerin kıskançlık duygularını kabartıyor veya saltanat sahihlerini rahatsız ediyordu. Dolayısıyla, bir yandan emperyalistler, bir yandan da taht ve ikbalinden endişe etmeye başlayanlar, Afganî’yi boy hedefi haline getirmişler ve hakkında tutarlı tutarsız birçok iftira ve iddia ortaya atmışlardı.

Afganî ve arkadaşı Abduh’un fikirlerinde eleştiri konusu edilecek şeyler bulunmakla birlikte, tarih içinde gösterilmeye çalışıldığı kadar vahim hatalar yapmış değillerdi. Fakat, siyasî çizgi ve hedefleri, İslâm dünyasını karış karış parsellemiş saltanat sahihleri tarafından tehlikeli görüldüğü için, sanki inançlarında bir sapma varmış gibi gösterilmiş ve böylece öze dönüş hareketinin yaygınlaşması önlenmeye çalışılmıştır.

Afganî, İslâm dünyasının birçok başkentinde bulunduğu ve zamanın önde gelen Han ve Sultan’larıyla yakın ilişkiler kurduğu halde, bu ilişkilerini uzun süre devam ettirememiş, gittiği her ülkeden genellikle sınırdışı edilmiştir. Kabil’den Tahran’dan, Kahire’den, İstanbul’dan, Londra’dan sürülmüştür… Bunun en önemli nedeni, sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgememesidir. Bir başka nedeni de, taht ve iktidar sahiblerinin siyasî ikbal hesablarına alet olmaya yanaşmaması, kendisini kullandırtmak istememesi; aksine, ilişki içinde olduğu bütün kurum ve kişileri kendi siyaseti için açıkça kullanmak istemesidir.

Afganî hem bir ilim adamı, hem bir fikir adamı, hem de bir aksiyon adamı idi. Onun müslümanların ve bütün insanlığın karşı karşıya bulunduğu derin açmazlar hakkında ciddi tezleri, İslâm Ümmeti’nin kurtuluşu ve vahdeti için gerçekçi tesbitleri ve ilmî teklifleri vardı. Ama ona karşı çıkanların ilim ve fikirle fazla bir alışverişlerinin olmadığını; ilmî verilerle konuşmak yerine, hissî dürtülerle hareket ettiklerini görüyoruz. Tarihî bir misyon üstlenmiş insanların çoğunun başına gelen şeyler, tabiî olarak Afganî’nin de başına geldi. İlmî eser veremeyen, ama ancak birilerinin dikkate değer bir şeyler söylemesi veya yapması karşısında kabaran kıskançlık ve itiraz duygularının dürtüsüyle bazı reddiyeler kaleme almayı ilim zanneden basit mantıklı insanların hışmına uğramaktan kendini kurtaramadı.

Sürekli olarak İslâm birliği düşüncesini işleyen Afganî’nin idarî bakımdan adem-i merkeziyetçi olmasında bir çelişki yoktu. Afganî, bütün dünya müslümanlarının, Osmanlı İslâm Devleti’ne bey’at etmeleri ve Osmanlının elindeki İslâm sancağının yüceltilmesi için dünya müslümanlarının, İslâm ülkelerinin ve bütün İslâmî kuruluşların Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte hareket etmeleri gerektiği düşüncesindeydi. Bu noktada, analojik bir tesbitte bulunmak istiyorum: İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin(Rh. a.), elinde kıyam sancağını bulunduran “zamanın İmamı’na bey’at etmek gerektiği hususunda fetvası olmasına ve zamanında zulüm ve tuğyana karşı kıyam bayrağı açarak kendisini de bu kıyama katılmaya davet eden İmam Zeyd’e(Rh. a.) katılmanın vâcib olduğunu beyan etmesine rağmen, bu fetvasının gereğini yerine getirmekte tereddütler içinde kalması ve ancak başarılı olma ihtimali belirmesi halinde kıyama katılabileceğini beyan etmesi ayrı bir inceleme konusu olmakla birlikte; İmam Ebû Hanife’nin “zamanın kıyam sancağını elinde bulunduran imamına bey’at gerekir” şeklindeki görüşü ile Afganî’nin “emperyalist yayılmacılığa karşı İslâm Ümmeti’inin, sancağı elinde bulunduran Osmanlı İslâm Devleti etrafında kenetlenmesi gerekir” düşüncesi, amaç bakımından örtüşmekteydi.

Afganî, dünya müslümanlarını Osmanlı etrafında kenetlenmeye çağırmıştır, fakat bütün müslümanların ve İslâmî Kurumların İstanbul’dan yönetilmesi gerektiği düşüncesine de karşı çıkmıştır. Hilafeti ihyaya çırpınıyordu, ama bunu yaparken de saltanata ve sultacılığa karşı duruyordu.

Bölgeci veya sultacı duygularımızı bastırarak, hakça düşünecek olursak, Afganî’nin düşünüş tarzının daha İslâmî olduğunu görürüz. Hatırlanacağı gibi vali tayin edildiği Yemen’e hareket etmek üzere olan Muaz bin Cebel, Kur’an ve Sünnette sarîh hükümler bulamadığı meselelere kendi kafasını kullanarak bir çözüm bulmaya çalışacağını söylediği zaman, Rasulüllah (sav), “Hayır, sakın öyle yapma, her meseleyi merkeze danışarak hallet. Kendibaşına hareket etme serbestisine sahib değilsin.” dememiştir. Hem Afganî’nin, hem de Abduh’un çok iyi kavradıkları bu inceliğin daha sonraki dönemlerde atlandığını görüyoruz.

Afganî, İslâm tarihinin en büyük bid’ati durumundaki onulmaz yaramız Sünnî-Şiî çatlağını onarmakta da çok etkin bir kişi idi.

Aynı zamanda, Afganî’nin, emperyalistlerin İslâm alemindeki ünlü fikir ve siyaset ajanlarına karşı amansız bir mücadelesi olmuştur. Batı siyasetinin Doğu’daki en ünlü temsilcilerini, keskin fikirleri ile bunaltmış ve susturmuştur.

Müslümanların 19. yüzyılda Batı karşısındaki zayıf taraflarından birisi de, İslâm’ın bilime karşı olduğu yolundaki Batı propagandası karşısında çaresiz ve sessiz kalmaları idi. Afganî’nin bu tür propagandalara karşı verdiği cansiperane mücadele, ünlü Fransız düşünür ve siyaset adam Ernest Renan ile Journal des Debats sayfalarında giriştiği polemiklerden galib ayrılması, bütün müslümanlar için bir iftihar kaynağıdır.

Afganî’nin, emperyalistlerin Doğu’daki en büyük sömürgeleri ve tabiî aynı zamanda en büyük karargâhı durumundaki Hindistan’da ortaya çıkan İngiliz işbirlikçisi Seyyid Ahmed Han gibi “Sir” unvanlı modernistlere karşı da tavizsiz ve amansız bir mücadelesi olmuştur. Modernistlerin yaptığı gibi, İslâm’ın temel ilkelerini sulandırmanın ve İngilizlerin boyunduruğuna girmeyi mubah sayacak kadar genelleştirmenin, aslı inkâra kadar varacağını ve çöküntüye yol açacağını söylemiştir. Bu görüşlerini er-Reddu ale’d Dehriyyîn isimli eserinde ayrıntılı olarak beyan etmiştir.

İddiaların aksine, modernist değil, modernizm düşmanı idi.

İhyacıydı, müceddiddi, mücahiddi.

Afganî’nin düşünce temelleri sağlam ve niyeti dürüst olmasına rağmen, ona “Şiî ajan”, “mezhebsiz”, “emperyalistlerin kuklası”, “Mason”, “modernist” gibi olmadık yakıştırmaların reva görülmesi; Batı’nın ve Doğu’nun hâkim güçlerinin çıkarlarını temelden sarsmasından ve aynı zamanda insanların kendi çağlarını iyi takib edememelerinden, kendi mezheblerini, dolayısıyla dinlerini iyi bilmemelerinden ileri gelmekteydi.

5- Bugün Cemaleddin Afgani’nin tezlerini tahkik ve tashih ederek sahiplenenlerin çizgisinin Kur’an’ı bir yaşam biçimi olarak anlamak konusunda daha olumlu düzeylere ulaştığı kanaatindeyiz. Cemaleddin Afgani’nin faaliyetlerini kendi ortamı içinde ve o ortamı besleyen fikri arka planı düşünerek değerlendirdiğinizde Afgani’nin eksiği ve yanlışı olarak gördüğünüz hataları nelerdir? Ve bu hataları yine kendi şartları içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii ki Afganî hakkında ileri sürülmüş birtakım iddia ve suçlamaları tahlil ederken, sadece suçlayanların değil, Afganî ve Abduh’un da, belki zaruretten, belki umursamazlıktan, bir dizi usûl ve üslûb hataları yaptığını görüyoruz.

Öğrencisi ve dava arkadaşı Abduh ile birlikte, müslüman toplumları dönüştürmeye çalışırlarken, söyleyecekleri şeyleri toplumun nereye kadar kaldırabileceğini ve nereden sonra kaldıramayacağını pek dikkate almamış olmalarını önemli bir hatâ olarak görmekteyim. Meselâ bazı Kur’an ayetlerini yorumlarken, rivayetten çok dirayetçi davranmalarının ve zaman zaman aklı fazla ön plana çıkartmalarının, bazılarında bunların rasyonalist ve modernist oldukları zehabını doğurması, ithamları kolaylaştırmış veya inandırıcı hale getirmiştir. Bu durum ise, fikirlerinde o kadar hatalı olmasalar bile, uslûb ve davranışlarında bazı bozuklukların bulunabileceğini düşündürtmektedir.

Afganî’nin çeşitti suçlamalara maruz kalmasının bir nedeni de, tarihî bir misyonun adamı olduğunun bilincinde bulunması, dolayısıyla sürekli zora talib olması, dolayısıyla herkesin yapamayacağı birçok işin üstesinden gelmesi veya gelmeye çalışması, Allah’tan başka bir yargıç tanımaması ve kimsenin kınamasından veya yargılamasından çekinmemesi, dolayısıyla bazı riskli adımlar atmaya teşne olması idi. Bu ise, toplumun çeşitli katmanları ile Afganî hareketine mensub insanlar arasında psikolojik bir çatlak oluşturmaktaydı. Bu çatlakların oluşmaması veya daha çok büyümemesi için yeterince titiz olunduğu konusunda kuşkularım vardır. Yapacakları şeylere insanların nasıl tepki göstereceklerini yeterince ölçmemeleri veya bu tepkilere aldırış etmemeleri, muarızlarına açık bir koz vermek anlamına geleceğinden, bazı görüş ve hareketlerinde yeteri kadar dikkatli olmadıklarını söylemek mümkündür, sanıyorum.

Daha çok ilmî ve fikrî verilerle toplumu dönüştürmeyi hedefleyen Abduh’a göre, Afganî’nin daha aksiyoncu olması, hattâ Mısır’a Cumhurbaşkanı olmayı bile düşünmesi, yani devrimci hareketi dipten gelen bir dalga gibi tabandan tavana doğru inşa etmek yerine, aceleci bir tutumla sonuca gitmeye çalışması ve sonuç getirmeyecek bir tutum olarak nitelendirebileceğimiz “tepeden inmeci” bir saplantı içinde bulunması, Afganî’nin, hesabını zor vereceği bazı işlere kalkışmasına neden olmuştur. Meselâ, Mason olmadığı halde, Mason locasına kaydolmuştur.

Fakat her şeye rağmen bunun bizim için izah edilir bir yanı olduğu kanaatindeyim. Afganî de, Abduh da, sonuç itibariyle toplumu dönüştürebilmek için mutlaka iktidarın bir ucundan tutmak gerektiğine inanıyorlar ve iktidara giden yolun da Masonların elinde olduğunu görüyorlardı. Şimdi Türkiye’de milyonlarca müslüman, nasıl, ülkede etkin olmanın yolunun Meclis’ten geçtiğine inanıyorsa, onlar da, toplumda etkin olmanın tek yolunun Mason localarından geçtiğine inanıyorlardı. Yani açıkça ifade etmek gerekirse, o günün şartlarında Afganî ve arkadaşlarının Mason locasına girmeleri, bugünün şartlarında müslümanların Meclis’e girmelerinden pek farklı bir şey değildi.

Afganî, emperyalistlere karşı tavizsiz bir savaşa tutuştuğu halde, emperyalizmin önemli başkentlerine defalarca girip çıkmayı başarabilmişti. (Fransa, Almanya, İngiltere, Amerika ve Rusya’da bulunmuştu.)

Dünyanın orasından burasına, burasından orasına sürekli sürgüne gönderildiği halde, susmamış, yılmamıştı; aksine, her gittiği yerde özgür düşünce ve bağımsızlık ateşini tutuşturmuş, anti-emperyalist tavrı ve öze dönüş hareketini İslâm dünyasının her yanına yaymayı başarmıştı.

Fitneye karşı kavga verdiği halde, fitnenin ocağına girip çıkmaktan asla çekinmemişti.

Afganî, son birkaç yüzyılın akıntıya karşı yüzmeyi başarabilmiş ender kişilerinden birisiydi.

Bütün bunlar ise, böyle bir şeyi başaramayacak olanların değişik kuşkular üretmesine neden oluyordu. Bu kuşkuların önünü almak mümkün olmasa bile, bunları azaltmanın bir yolu bulunabilir miydi? Bu konuda kesin bir şey söyleyemeyiz.

Her şeye rağmen, Afganî, tarihimizde kolay kolay silinemeyecek; silinmek bir yana, giderek daha da kalınlaşan ve derinleşen önemli izler bırakarak gitmiştir bu dünyadan. Sonuç olarak, onu hayatteyken yok etmeye veya ölümünden sonra insanların hafızalarından silmeye savaşanlar kaybetmiş, muhalif veya hasımlarına karşı bütün onur ve samimiyetiyle direnen, her şeye rağmen Yaratıcısına kul olmanın bilinciyle hareket eden Afganî ise kazanmıştır. Önemli olan da budur.

Şimdi Afganî, emperyalizm için sonun başlangıcı sayılan bir çağın fatihi olarak selâmlanmaktadır.

Tarihî misyonu bulunan birçok insan gibi, sağlığında kimse sahib çıkmadı, ölümünden sonra ise paylaşamıyorlar.

Bütün cehd sahihlerinin mekânı cennet olsun.

Kaynak: Haksöz Dergisi – Sayı: 35/36 – Şubat/Mart 94