MUHAMMED AMMARA İLE RÖPORTAJ

Afgani, İslami Uyanışın Öncüsü ve Temel Taşıdır

Cemaleddin Afgani’nin 100. ölüm yıldönümüne ulaştık. Ve o hala tartışılan ve gündemde olan bir isim. Sizce o nasıl bir misyon taşıyordu?

Cemaleddin Afgani İslami uyanışın öncüsü ve temel taşıdır. Afgani son derece üstün meziyetlere sahip biriydi. O’na en yakın olan ve O’nu en çok anlayan, mesajını bilen, Muhammed Abduh’tur. Abduh’un, Afgani’yi özet bir şekilde anlatan net bir cümlesi vardır: “Peygamber’in dışında insanlara verilen akli yetenekte, O’ndan daha üstün dehaya sahib olan kimse çok azdır desem mübalağa yapmış sayılmam.” Yani Afgani’yi Nübüvvetin dışında önemli akıl sahiplerinin arasına almaktadır. Afgani Mısır’da yaşadığı 7 yıl için “bu dönem hayatımın en verimli dönemiydi” demektedir. Afgani’nin bu ufukta konuşabileceği uygun bir çevre vardı. Mısır’a ilk geldiğinde bazı klasik İslami kitapları şerhediyordu; mantık ve felsefe öğreniyordu. Zamanın terkettiği ve hiç kimsenin değinmediği, ilgiİenmediği bir durumda olan ilimleri şerhediyordu. Fikrin donuklaşması Cemaleddin Afgani’yi bu sayfaları gözden geçirmeye ve bu fikirleri ihya etmeye itti. Öğrencileri ise bu notları ve yorumları bir araya getiriyorlardı. Felsefi kitaplarla ilgili not ve yorumları da bir araya getiriyorlardı. Bu kitaplar ve notlar, onlardan arta kalanlar; üstün felsefi derinliğini ortaya çıkarmaktadır. Yani ben O’nu hiç çekinmeden İbn Rüşd gibi üstün kişilerin düzeyine çıkarırım. Cemaleddin Afgani olayları idrak ediyordu. İslam imamlarından söz ederken, kendisini onlardan biriymiş gibi görerek arkadaşlarımız diye söz ederdi.

Şiddetti bir şekilde büyük imamları tenkid ederdi. O, seçkin ve üstün akıl sahibiydi. Ben onu siyasette, sömürgecilik fırtınasına karşı duran kaya olarak adlandırıyorum. Çünkü Cemaleddin Afgani Batı’nın İslam alemini istila ettiği zamanda ortaya çıktı. Kanun, esas belirledi. Kurtuluşun yalnızca İslam’da olduğunu ve İslam ümmetinin bu kanun ve esaslara uyduğu müddetçe Batı istilasına karşı koyabileceğini öne sürdü. İslami bağ, İslami birlik, bu ümmeti biraraya getirecek unsurlardır. Ümmetin kavmiyetlerden oluştuğunu kabul ediyordu. Ümmetin, bölgeleri, vatanları, kralları ve başkanlarının varlığını da kabul ediyordu. Ama bu unsurları birleştirecek bağın Kur’an olması gerektiğini söylüyordu. Ayrıca o, sömürgeciliğin, ihtilal ve serveti yağmacılıktan ibaret olmadığını da anladı. Günümüzde adlandırdığımız şekilde, İslami ekonominin oluşması için çağrıda bulundu. O’na göre müslümanların sermayesi, serveti, yine müslümanlarındı. Yabancı şirketlere karşı, mesela Tahran’daki Tönbeki şirketine ve kapitülasyonlara karşı tavır takındı. Sömürgeciliğin, laik kültür ve ilhadi kültürle geldiğini idrak etti. Laikliğin karşısında durmak için ümmetin ıslah yolunun İslam’la olacağını tenbih etti. Bunun için Afgani ve Abduh “Tek Çözüm İslam” şiarıyla seslendiler. Abduh söylediği bu şiarı Cemaleddin Algani’den aldı. Afgani bu deyimi, Dehriyye’ye karşı cevabi risalesinde, Batıcılara meyleden aydın ve bürokratlara karşı kullandı.

Afgani nadir zeka ve anlayışıyla İslam medeniyetinin geri getirilmesini, İslam’ın başlangıç noktasında görmüştü. Cemaleddin Afgani’nin ameli açıdan bir yönelişi vardı. İslami bir ülkede yoğunlaşarak, kalkınmaya örnek olabilecek bir şehir ve İslam aleminin ekseninde toplanacağı bir ülke oluşturmaya yönelik çalışmaları vardı. Cemaleddin Afgani Mısır üzerinde önemle duruyordu. Ve Mısır davası hakkında “Urvetu’l Vuska”da konuştu.

Cemaleddin Afgani kitap telif etmedi ama, kitap telif edecek ve mücadele verecek kahramanlar yetiştirdi. Bütün işlerini, göz nurunu toplayamadan vefat etti. Kitabevlerinde, yazılmış eserleri yoktu. Çünkü onun ilk işi direnişçi ıslahatçılar yetiştirmekti. Bunda başarılı da oldu ve İslam aleminin farklı yerlerinde bir nesil yarattı.

Kurtuluş ve İslami uyanış hareketlerinin temelinde Cemaleddin Afgani vardır. Düşünün O üstad Muhammed Abduh’un, Sa’d Sağlul’ün hocasıdır. Cezayir devrimini, Kuzey Afrika’daki diriliş ve özgürlük hareketini düşünün, bu hareketin Afgani akımıyla ilişkisi vardır. Çünkü Sekip Aslan yoluyla Afgani’nin ve Abduh’un fikirleri Kuzey Afrika’ya ulaştı. Paris’te bulunan Cezayir ve Mağrib hareketleriyle Cemaleddin Afgani’nin ve M. Abduh’un fikirleri Kuzey Afrika’ya ulaştı. Abdülhamit bin Badis: Bu kişi Arapçılık ve İslami uyanışı Cezayir’de diriltendir ve bu medresenin (Afgani medresesinin) öğrencilerindendir.

Cezayir’de Hizbu’l-İstiklal Partisi, Alalyi el-Fasi, bu medresenin öğrencilerindendir. O zaman ben diyorum ki Afgani, şimdi İslami uyanışta adlandırdığımız gibi bir öncüdür. O, mezhebi taassupla değil; ancak akıl ile okunan Kur’anî nass ile yola koyulmuştur. Bu esastan yola çıkarak karşılaşılan problemleri akıl ve İslami nakil arasında çözmüştür. Son dönemde İslam aleminde yaşanan olumlulukların gerçek bir babası vardır. Bu önderliği yapan da Cemaleddin Afgani’dir. Pratikte bunu anlayabilmek hiç de zor değildir. Yani Afgani, Abduh’un hocasıdır. Abduh: Reşid Rıza’nın hocasıdır. Reşid Rıza, Hasan el-Benna’nın hocasıdır. Onlar bir zincirin halkalarıydılar. Yani Reşid Rıza Kur’an’ı tefsir etmek istediği zaman Abduh’un kalmış olduğu yerden başladı. Hasan el-Benna Kur’an’ı tefsir etmek istediğinde Reşid Rıza’nın bırakmış olduğu yerden başladı. Ben Şeyh Gazali’den işittim ki Hasan el-Benna’ya o şöyle sormuş: “Niye buradan başladın?” Dedi ki: “İmam Reşid Rıza’nın yapmış olduğunu boşa mı çıkarayım”. Bilakis Hasan el-Benna, Reşid Rıza’nın öğrencisiydi. Ve Rıza’nın vefatından sonra dergisini çıkardı. İşte bu zincirde Afgani’nin taşıdığı misyonun bize ulaşan halkalarını görebilirsiniz.

Afgani’nin Kur’an’a yaklaşım ve Kur’an’dan faydalanma tarzı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Afgani Kur’an’ı tefsir etmedi. Ama fikri yaklaşımlarını, ilkelerini ve şiarlarını Kur’an’la belirledi.

Mü’min akıl, bunu iman etmiş akıl olarak söylüyorum, laik ve inkarcı akıl değil, Kur’an’ı anlamada nasıl bir araç olabilir? Muhakkak akıl, Kur’an’ın anlaşılmasında bir araç olmalı. Yani benim sürekli tekrarladığım ibarelerle şöyle: “Biz nakli (Kur’an’ı) akıl ile okuruz. Akla nakil ile hükmederiz. Çünkü nakli okumada vesile yoktur; ancak akıl vardır. Ama akıl idrak nisbetinde (derecesinde) insanın melekelerinden bir melekedir. Külli genel bir ilmi kapsamaz. Kuşatıcı, genel ilme sahip olan bütün eksikliklerden uzak, yüce Allah’tır. Bu esastan yola çıkarak bazı işleri, meseleleri çözmede akıl tek başına hareket edemez. Özellikle gaybi meseleler ve illetlerini bilmediğimiz hükümlerde hükmedemez. O zaman biz nakli yani Kur’an’ı akıl ile okuruz. Ama akla da nakil ile hükmederiz.

Akılda ileri gitme ve fazla önem verme, aklı ilahlaştırma gündeme gelirse (batı medeniyetinde olduğu gibi) akla nakille hükmederiz.

Ben diyorum ki, bu Afgani’nin metodudur. Bu metodu Abduh da kullandı. Kur’an’ı tefsir ettiğinde Afgani’nin fikrini de tefsirin de zikretti. Abduh Kur’an’ı tefsir etmeye başladığında uygulamada Afgani’nin metodunu da tefsirine yerleştirdi. Kur’an’ı tefsir etmeye başlayan Abduh’tur. Kur’an’ın bazı kısımlarını tefsir etti. Sonra kaldığı yerden bazı bölümlerini daha sonra Reşid Rıza tamamladı.

Afgani, Arapça’ya önem veriyordu. Çünkü İslam’ın dili olması itibariyle Arapça üzerinde yoğunlaşıyordu. Osmanlı devletine Arapça’yı resmi dil haline getirmesi için çağrıda bulunuyordu. Bunun Türkler ve Araplar arasındaki gediğin kapanmasını sağlayacağını söylüyordu. Bu gedik ise sömürgeciliğin sızacağı bir gedikti. Ve onun II. Abdülhamid’e söylediğini sömürgeciler uygulamıştır.

Bu arada Afgani’nin Osmanlı devletine yaklaşımı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Afgani Osmanlı devletini, toplumsal ve fikirsel alanda eleştiriyordu. Örnek verecek olursak: Osmanlı devletini Arap dilini devletin dili olarak kabul etmemesi noktasında eleştiriyordu. Bunu Osmanlılar ve Araplar arasında boşluğun oluşması olarak değerlendiriyordu. Bu boşluktan sömürgeciliğin nüfuz edeceğini söylüyordu. Sultan Abdülhamid’e sunduğu bir projesi var. Geçmişte Sultan Selim’e dayanan kökleri vardı bu projenin, buna muhalefet edenler vardı. İdari mekanizmayı, düzeni eleştiriyordu. Osmanlı devletindeki idari yapının bozuk olduğunu söylüyordu. Bu bozuk idari yapının kalkınmayı engelleyeceğini söyleyerek, idari düzenle ilgili önerileri olmuştu, Bu önerilerini Sultan Abdulhamid’e sundu. Ama II. Abdulhamit, Afgani’nin işaret ettiği önerilene karşı suizan içindeydi. Afgani’nin muhalefetle bağlantısının olduğunu tasavvur ediyordu.

Osmanlı devletinin başkentinin Avrupa’da olmasını eleştiriyordu. Hilafetin başkentinin İslam milletinin içinde, Arap topraklarında olmasının gerektiğini savunuyordu. Ayrıca Osmanlı devletini Avrupa’ya önem verdiği kadar Arap alemine önem vermemekle eleştirmekteydi. Çünkü Arap vatanı, İslami tarihe nisbetle müslümanların ilk kucaklandığı, barındığı tabii, doğal bir yerdir.

Daha önceki dönemlerde, şeyhlik makamında olan donukluğu eleştiriyordu. Osmanlı devletinde İslam şeyhliğini tenkid ediyordu. Bu tenkitleri ilk ziyaretinde, Daru’l Funun da bir ders verdiğinde, donuk, hareketsiz bazı yönelişler ile arasında savaş çıkmasına ve çekişmeye neden oldu. Bundan sonra bunlardan biri olarak Ebu’l-Huda ayrıca Afgani’yle fikirsel alanda düşmanlığı vardı. Bütün bunlar tenkit çerçevesinde kalan ve Osmanlı devletini ıslah etmeyi amaçlamaktaydı. Afgani Osmanlı devletinin varlığına karşı değildi. Osmanlı saltanatına, hilafete düşman da değildi. Bilakis Osmanlı’yı biraraya getirici bir bağ olarak görüyordu. Buradan yola çıkarak el-Camiatü’l İslamiyye’deki çabalarında ümmeti biraraya getirmek için çizdiği plan ve projelerde, Batı sömürgeciliğine karşı her yerde hilafetten, Osmanlı devletinin varlığından faydalanıyordu. Mısır meselesinde olsun veya Sudan meselesinde veya Hindistan’da olsun, İngiliz sömürgeciliğine karşı, Osmanlı devletinin bağından faydalanmak düşüncesinde ısrarlı idi. Osmanlı devletinin çerçevesinde Şia ve Ehli sünnetin bir araya gelmesinin gerekliliği, zarureti üzerinde duruyordu. Osmanlı devletine bakış açısı, konumu eleştirel nitelikteydi. Düşmanca bir konum, bakış açısı değildi.

Afgani’nin düşündüğü ıslah ve direniş projesi kapsamında ortaya koyduğu etkinlikleri sadece bireysel çabalarına mı dayanıyordu?

Afgani hiçbir zaman bireysel bir kahramanlıktan yana olmadı. Onun için toplumsal değişimin sünnetine bağlı kalmak öncelikliydi. Bu bağlamda Afgani’nin yeniliklerinden biri de örgütü kullanmasıdır. O, sadece bir davetçi değil ve sadece bir hatip de değildi. Bunun yanında ayrıca örgütlü mücadeleyi yürüten bir liderdi. Kendi döneminde İslam aleminde ilk İslami örgütü kurdu. Bu hizip Urabi Devrimi’ne başkanlık etmiştir, onu yönetmiştir. Urabi devriminden sonra Urvatül Vuska cemiyetini tesis etti. Urvatül Vuska cemiyeti İslami ümmetler cemiyetiydi. Bu cemiyet Mağripten Hindistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi kapsamaktaydı. Cemiyette komutanlar vardı. Cezayir kahramanı Abdulkadir el-Cezairi ve emir çocukları bu cemiyetin üyeleri arasında yer almaktaydılar. Bu cemiyet İslam aleminde gizli bir örgüt idi. Bu örgüt sömürgeciliğe karşı kurulmuştu. Bu örgütün adıyla çıkan, Urvetü’l Vuska dergisi de örgütün ismiyle anılırdı. Bu örgütün programı da vardı. Ben bu programı Muhammed Abduh’un çalışmaları arasında yayınladım. Çünkü bu programı yazan Abduh’tur. Afgani İslam ümmetinin ihyası için çabalayan ve İslami direnişten yana olan İslami çevrelerle örgütsel mantığı kullanırdı. Batıdaki özgürlük akımlarıyla da antlaşma yolunu kullanırdı. Paris’e gittiğinde sömürgeciliğe düşman, karşıt görüşe sahip Batılı siyasi hareketlerle de ilişkisi vardı.

Bunun için iktisad ve siyaset alanında okuyan bir öğrencinin Urvatül Vuska hakkında yüksek lisans tezi hazırlamasını istedim.

Urvetü’l Vuska örgütü ve aynı adla çıkartılan dergi hakkında konuyu biraz açar mısınız?

Urvetü’l Vuska dergisi. Urvetül Vuska örgütünün sözcüsüydü. Urvetü’l Vuska örgütü vardı. Derginin ilk sayfasında bu yazılıdır. Cemaat ve örgüt kendisine ait bir derginin olması için karar aldı. Bu çıkacak olan derginin İslam alemindeki sömürgeciliğin baskısının dışında bir yerde çıkması gerekiyordu. Ve Paris’te çıkartıldı. Paris’te bir binanın üst katında bir odada. Afgani Yazıişleri Başkanı ve sorumlu müdürüydü. Muhammed Abduh’ da birinci derecede başyazardı. Yazıişlerinde başkan konumundaydı. Derginin 18 sayısı çıktı. Sonra sömürgeci idareler tarafından muhasara altına alındı. İslam alemine girişi yasaklandı. Urvetu’l Vuska dergisinin yazarlarına para ve hapis cezaları verildi.

Derginin konulan ise şunlardı: 1- İslami birlik 2- Batı sömürgeciliğine karşı İslam alemini kalkındırmak, seviyesini yükseltmek 3- Mısırdaki İngiliz sömürgesi meselesinde yoğunlaşmak. Afgani Mısır’ı, “iki kıblenin kapısı” künyesiyle isimlendiriyordu. Ayrıca Mısır’ı kalp mesabesinde görüyordu. Mısır’ın kalkınmasının şart olduğunu söylüyordu. Mehdi Devrimi’ne de önem veriyordu. Çünkü çağdaş olaylardandı. Dergi ise 1883’te çıktı. Aynı yılda yayını durdu. 18 sayısı aynı yılda çıkartıldı. Mısır’ın sömürülmesi olayı canlılığını koruyordu. Sudan Devrimi ve Mehdi Devrimi de canlılığını koruyan olaylardandı. Ayrıca Urvetü’l Vuska örgütü tanıtımda ve yayılmacılıkta varlığını bu dergi yoluyla sağlıyordu. Siyasi ve fikri bir dergiydi. İslam’ı canlandırmada önemli role sahip bir dergiydi. Bu çok önemlidir. Tabi ki derginin tesiri sürdü. Tesiri çıktığında okurlarına yansıdı. Dergi kitab halinde hala okunmaktadır. İslami ihya komutanlarından her biri bu dergiyi okumuştur. Dergiyi okuyup da etkilenmeyen yoktur. Reşid Rıza’yı okuduğunda şunu görürsün. Reşid Rıza selefi olarak mücadeleye başladı. Sufi şehrine yakın köylerde hatip olarak başladı. Bu durumu Urvetu’l Vuska dergisini okuyana kadar devam etti. Dergiyi kendisini etkileyen, canlandıran bir elektrik akımına benzetiyordu. Onu, kendisini yönlendiren, ıslaha yeniden farklı bir bakış açısı kazandıran olarak değerlendiriyordu. Abduh’a gidiyor. Afgani’yle görüşmeye uğraşıyor vs.

O zaman bu derginin nüshaları el yazısıyla çoğaltılıp, ıslahatçılar ve alimler arasında dolaşmaktaydı. Çünkü yeni bir ses, yeni bir üslup, yeni bir ufku temsil etmekteydi. Alışılagelmişin dışında özelliğe sahip bir dergi. Yani taklidi bir söz, kaynak değildi. Ancak uyanışın sesini temsil etmekteydi. Kalkınmanın canlılık ve İslami uyanışın sesini temsil etmekteydi. Etkili oldu. İz bıraktı. İnsanlar dergiyi kitap halinde basmaya, yayınlamaya başladılar. Ben bu dergiyi kitab olarak yayınladım.

Urvetu’l Vuska’nın İslami ihya mirasındaki yeri budur. Adı bile bu ismin niçin seçildiğine dalalet etmektedir. Urvetu’l Vuska ismi cemaat ve örgüt için kullanılmıştır. Bu isim (dergi, örgüt) İslam aleminin arasındaki bağdan söz etmektedir. Ayrıca bu dergide; müslümanlardan söz etmek, müslüman olmayanları ihmal etme anlamına gelmez; İslami bölgelerde, şehirlerde yaşayan gayri müslimleri ihmal etme anlamı taşımaz deniliyordu. Ancak mesele, davada ilk ele alınması gerekenlerin müslümanların olduğunu, müslümanların hedef alındığını söylüyordu. O İslami düşüncenin ihyasını ve direniş ruhunu 20 yılda tüm İslam dünyasında gündemleştirebildi.

Afgani’nin Mason localarıyla olan irtibatını nasıl değerlendirmektesiniz?

İlk etapta şunu söyleyeyim. Bu meseleyle ilgili açık ve net bir cevap yazdım. Afgani masonluğa ve masonluğun dışındaki ekollere bağlanmaktan, onların hesabına çalışmaktan çok uzak olan biriydi. Afgani’nin basireti ve iş yapabilme kudreti, eşyaları, aletleri, örgütleri kullanabilecek kapsayıcılıktaydı. Aletler, örgütler onu kullanamıyordu. Emellerine alet olmuyordu. Fiili olarak masonluğa girdi. Bu eliyle yazmış olduğu bir gerçektir. Kendi eliyle yazdığı belgeler vardı. Masonluğa girdiğini yazmaktadır. Ama nasıl?

Bu tarihteki masonluğu tahlil ettim. Masonluk o dönemde iyi izlenimler bırakan, iyiliği işitilen, bilinen bir hareketti. Masonluk o dönemde Avrupa’da ortaya çıktı. Papalığa karşı, patriklik ve derebeylik, beyliklere karşı farklı dinleri bir araya getiren bir yöneliş olarak ortaya çıktı.

Fransız Devrimi’nin hürriyet, kardeşlik, eşitlik şiarlarını yükselten güzel söz ve hedefleri olan bir hareketti. Bunlar kendilerini Ahrar/Farmosonlar diye isimlendirirlerdi. Yöneticileri, seçkin kişileri ve seçkin dini önderleri toplarlardı. O zaman masonluğun çizgisi iyi bir şekil, görünüme sahipti. Masonluğun Siyonist hareketle sıkı bağlan, açıklığa kavuşmamıştı. Niye? Çünkü Siyonist hareket henüz kurulmamıştı. Çağdaş Siyonist hareket 1887 yılında Afgani vefat ettiği yılda kuruldu. Afgani masonluğa girdiği zaman, 19. asırda masonluğun şekli şimdi olduğu şekilde değildi. Lakin Afgani masonluğa girdi. Çünkü mason locaları imtiyazlı örgütlerdi. Bu locaların kisvesi altında çalışmak, hükümetlerin şiddetli baskısından korunmak anlamına da geliyordu. Afgani bu imkanı değerlendirmek ve sömürgeciliğe karşı projelerinin hizmetinde kullanmak istedi. Kendisi masonluk hareketine girdi. Orada İngiliz localarına bağlı localar. Fransız localarına bağlı localar vardı. Afgani 70’li yıllarda, İngiltere’nin Mısır’ı kuşatmadığı bir dönemde locaya girdi. Girdiği loca, İngiltere ile bağı, alakası olan bir locaydı. Sonra locadan şu talepte bulundu: Zulme karşı savaşta, Mısır’a yönelik, sömürgeci otoriteye karşı savaşta destek. Bu taleplerden sonra masonluğun ne olduğu, gerçek yüzü Afgani’ye göründü. Kendilerine götürdüğü taleplere cevap olarak şunu dediler. Bu bizim meselemiz, davamız değildir. Afgani, eski yaptığı bu işi terk ettiğine dair bir hutbe okudu. Masonluğu bu hitabında kınadı. Ve istifa ederek locadan ayrıldı. Ben bu sözleri Afgani’ye ait çalışmalarımda yayınladım. O zaman Afgani masonluğa hizmet eden biri değildi. Masonluğu kullanmak istedi. Masonluğun aldatıcılığını, sahteliğini ve sömürgecilikle olan bağını da ortaya çıkardığında, locadan ayrıldı. Aleyhinde bu hitabı okudu. Bu konuşmayı İngiltere Veliahtı Mısır’dayken yaptı. Veliahd bu tarihte Mısır’da locayı ziyarete gelmişti. Locadan çıktı ama yine masonluk aletini kendi projesinde kullanmak istiyordu. Fransa bu tarihte Mısır’a İngiltere’ye karşı yardım ediyordu. Afgani ise uluslararası çekişmelerden yararlanmak istiyordu. Bu çekişmeleri, İslami meselelerin maslahatı yönünde kullanmaya çalışıyordu. Afgani milli bir mason locası oluşturdu. Buna “Doğu Locası” ismini verdi. Bu locada karar, yetki sahibi kendisiydi. Bu locayı asıl mason locasına karşı oluşturdu. Fransız locasıyla İngiliz sömürgeciliğine karşı ilişkiler kurdu. Bu tarihte Mısır’ı sömürmek isteyen, Mısır üzerine yürüyen İngilizler’di. Afgani kurduğu locada ne yaptı: İlk olarak idari bir proje hazırladı. Maliyeye has bir bölüm, idareye ait bir bölüm, askeri işlere ait bir bölüm ve siyasi işlere ait bir bölüm açtı. Mısırlı birçok yönetici ve aydını locasına üye yaptı. Bu locada onları eğitti. Urabi Devrimi’ni gerçekleştirenler işte bu locada eğitilenlerdir. Yani bu locayı kullanarak, locanın varlığından istifadeyle başkan ve yönetici hazırladı, oluşturdu. Bundan sonra Afgani gizli bir parti oluşturdu, kurdu. Hizb el-Vatan el-Hur (Özgür Milli Parti). O zaman kendisi örgüt kurma çalışmaları, araştırmaları içindeydi. Örgütsel ve kurumsal imkanlardan faydalanmayı amaçlıyordu. Gerçekte yaşadığı ortam buydu. Dolayısıyla bu Afgani’nin içtihadıydı. Masonluğa bağlılığı değildi. Tâbi olması değildi. Masonların yaptığı işlerde de beraber değildi. Sonra, bir insanın fikrini deneyip hakkında hüküm vermek istersek onu araştırmamız gerekir: Fikrine ve pratiğine bakıp, masonluğun plan projeleri için araştırılıp değerlendirilmesi gerekirdi. Afgani masonluğun plan ve projelerini gördü, tanıdı ve ona karşı çıktı. Teori ve pratiği bunu ispatlamaktadır. O zaman ben insanların meseleye bulunduğu zaman çerçevesinde bakmalarını, masonluğun o tarihte ne şekilde bilindiğini, gerçek mahiyetinin o tarihte ne olduğuna bakıp karar vermeye davet ediyorum.

Afgani masonluğun gerçek yüzünü keşfettiğinde (bunu da Mısır’a saldıran sömürgecilik ve iç zulümlere karşı, haksızlıklara karşı kendisiyle beraber yürümek istemediğinde ortaya çıkardı) masonluğa hücum etti ve ciddi bir şekilde eleştirdi. Bu açıklamalarımızın masonlukla ilişkisinin mahiyetini aydınlattığı kanaatindeyim.

Afgani modernist bir görüşe sahip biri midir? Batılı anlamda modern yöneliş sahibi midir?

Afgani’nin yazdığı birçok yazısı vardır. Ben bu yazılarını topladım. O şöyle diyor: “Batı’nın bıraktığı, bittiği yerden başlamamalıyız”. Görevimiz usulü korumamızdır. Her ümmetin mukallitleri vardır. Bunlar sömürgeciliğin nüfuz ettiği ve yerleşmek için kullandığı boşluklardır. Afgani’nin, batı tarzındaki eğitim hakkında eleştirisi vardır. Osmanlı tecrübesine ve Mısır tecrübesine de eleştirilerde bulunmuştur. Bu konu hakkında geniş yazıları vardır. Ben bunu yazdım. Bunu “el-İslam beyne et Tenvir ve et-Tezvir” adli kitapta zikrettim. Bu konuyla ilgili bütün yazılarını, İslam’da ıslah ile Batı tarzlı modernistliği açıklayıcı belgelerini yazılarını topladım.

Batı’nın medeniyet örneğini taklit edenler, medeni hizmetçiler, uşaklardır. Bu türleri ümmetin kapılarını sömürgeciliğe açanlardır. Sonra sömürgeciliği yerleşmesini sağlayanlardır.

Afgani sadece nasslarla ilgilenen (nu-susi)ler gibi dar kalıplı, kapalı biri değildi. Bununla itham edilemez. Ayrıca Batılı anlamda modernist de değildi.

Afgani farklı medeniyetlere açılan İslami orta yolu tutmak azmindeydi. Bu düşüncesi farklı medeniyetler, ilimler ve insani genel müşterekler olan gelişmeler ile kültürlerin, inançların, felsefelerin arasını ayırırdı. Kültür, inanç, felsefe, medeniyetin önceliklerindendir. Afgani’nin modernizm hakkındaki görüşü, batı piyonu, donuk düşünceli ve Batı uşağı olan kişilerin konumundan farklıdır.

Cemaleddin Afgani’nin nereli ve hangi halktan olduğu konusu da tartışmalara ve bazı spekülasyonlara neden olmaktadır.

Buna Cemaleddin Afgani’yi anlatan kitabı yazdığımda Levis İvadra cevap olarak yazdım. Çünkü Levis İvad Cemaleddin Afgani aleyhinde bir kitab yazdı. Cemaleddin Afgani’yi casus olarak nitelendirdi. İran’lı anlaşılmayan, kapalı adam olarak tanıttı. Bunun dışında başka iftiraları da yazdı. Yazdığı düzmeceden başka bir şey değil. Ben kitabımı yeniden basıyorum. 1997 yılındaki kitab fuarında inşallah çıkacak. Buna cevaben dedim ki: Cemaleddin Afgani dar anlamda bir milliyetçi değil. Vatansever olması, Afganlı olması, Mısırlı veya Türkiyeli olması onun için bir ayıplanma nedeni değildir. Her gittiği bölgede halkın elbisesini giydiğini gösteren fotoğraflarını görürsünüz. O’nun Osmanlı fesini giydiğini, başka bir yerde sarık giydiğini, şiaya ait elbiseleri giydiğini, Mısır’da Mısır’a ait elbiseleri giydiğini görürsünüz. Bununla beraber farklı giyim ve kuşamları kullandığını görürsünüz. Ayrıca şii veya sünni olması da onun ayıplanmasını sağlamaz. Cemaleddin Afgani’nin öncelikli kimliği “müslüman”dır. O. müctehidtir. Cemaleddin Afgani İslam’ı asıldan, temiz ve saf kaynaklardan alır. Mezhebi kaynaklardan almaz. Cemaleddin Afgani mukallid olmanın üstünde bir mertebeye sahipti. Mezheplerden birine bağlı olan mukallid biri değildi. Cemaleddin Afgani’nin hayatını önyargısız olarak incelediğimizde, kendisi hakkında karar veririz. Ben Afgani’yim diyor. Sen Afganistanlı değilsin diyemeyiz. Kendisi bunu dediğinde, Afganlılar’ın ilk tarihinden itibaren tarihlerini yazmıştır. “el-Beyan Fi Tarihi’l-Afgan”.

Muhammed Abduh, Afganlılar hakkında yazı yazdığında şunu söylüyor: Cemaleddin, Afganlıdır. Kanar şehrinde doğmuştur. Kendisi ve ailesi muhasara altına alınıp sürgün edildiler. Ailesi asil bir ailedendir. Cemaleddin Afgani, Afgan şehirlerinden başka herhangi bir şehire gitmeden önce Muhammed Hanın Başvezir’lik makamına getirildi. İngilizlere karşı olan savaşta askeri komutandı. Birinci derecede sorumluydu. Yani Hindistan’a gitmeden önce, Mısır’a gitmeden önce, Osmanlı’ya gelmeden önce, Hacca gitmeden önce. Bütün bunlarla beraber, gittiği, gezdiği farklı yerler, bölgeler olmuştur.

Abduh, Cemaleddin Afgani’nin Hanefi kökenli olduğunu belirtir. İran’da yaşadığı ise, bir gerçektir. Çünkü ailesi sürgün edildiğinde Esadabad’a gittiler. Kendisi ise Esadabad’da kaldı. İran’a gitti. Ailesinin bir ferdi olarak, sürgünün bir neticesi olarak İran’da kaldı. Afganistan ve İran arasındaki ilişkiyi ise biliyoruz. Fulani dili ve Farsça dili bu bölgelerde kullanılıyor. Bu dille konuşulurdu. Afgani; Farsça’yı, Türkçe (Osmanlıcayı) biliyordu. Asıl eğitimi ise Arapçaydı. Fikirsel oluşumu da Arapçaydı. Sünni mezhebi hakkında, Afganistan’da doğduğu hakkında açıklama yaptığımızda, insanların bu açıklamalarımızı vatanlardan bir vatana, bölgelerden bir bölgeye taassub taraftarı olarak algılamalarını istemiyoruz. Çünkü o, bölgesel anlamda bir vatana bağlı olmaktan daha yüce değerlere sahipti. İslam alemine ve İslam ümmetine bağlı bir insan olması hasebiyle daha yüce değerlere sahipti. İslam’a bağlılığının, mezhebi bağlılıklarla ilişkisi yoktur. Bazılarının söylediği, konuştuğu, dar ufuktu mezhebi bağlılıklarla alakası yoktu. Muhammed Abduh zihinsel olarak Mısırlı mıdır? Hayır. Ama kendisi Mısır’da doğmuştur. Bu bir gerçektir. Ancak evrensel bir ufka sahiptir. Rasul dar anlamda vatanperver (milliyetçi) midir? Kabile ve aşirete bağlılığıyla milliyetçi midir? Kendisi Mekke’de doğdu. Mekke’yi seviyordu vs. O zaman tarihi açıdan özgürce gerçekleri söylemek ile imamet arasında fark vardır. Yani şu manada: Afgani uluslardan bir ulusa veya mezheplerden bir mezhebe bağlı idi. Cemaleddin Afganistanlıdır. Kanar bölgesinde doğdu. Afganistan’da Kabil’e yakın bir eyalette. Çoğunlukla Cemaleddin el-Kıbli diye anılırdı. Bu isim, elle yazılmış eserlerinde yer almaktadır. Daima Hüseyn ismine çok önem verirdi. Cemaleddin el Hüseyni. Bu da ehli beyte müntesib olmasından kaynaklanıyordu. Çünkü Cemaleddin Arap asıllı ve ehli beyttendir. Hüseyin neslindendir. İmza attığında Cemaleddin el-Hüseyni diye imza atardı. Birçok imzasında bu ismi kullanırdı. Ben bunların filmlerini yayınladım. Cemaleddin el-Kibli diye anılır. Bazı insanlar -bunlardan biri de Levis İvad’tır. O’nun İranlı olduğunu ispatlamak için İran pasaportu olduğunu delil olarak sunmuşlardır. Ben bunun yalan olduğunu yazdım. Çünkü bu pasaportun tarihi Mısır’da yaşamış olduğu tarihe rastlamaktadır. Afgani bu dönemde sefere çıkmamıştır. Çünkü bu bahsedilen Cemaleddin Afgani isminde biridir. Ama bu insan kimdir? Başka biride olabilir. Cemaleddin’in ismine hakaret edilmesin. Ben diyorum ki şii olması onu ayıplamaz. O’nun şii olduğunu söyleyenler onu takiyyeyle itham ediyorlar. Onu ayrıca İslam aleminin bir kısmını duraklatan biri olarak itham ediyorlar. Bu ona atılan bir iftiradır. Bunu düşmanlardan başkası kabul etmez. Yani İran Şahı Nasıruddin öldürüldüğünde yeni şah, Osmanlı padişahından Afgani’yi kendisine teslim etmesini istedi. O’nu idam edecekti. İran Şahının Afgani’yi yakalayıp idam etmek istemesinin gerekçesi olarak Abdulhamit Paşa’ya şunları söyler: İran’daki Esadabad şehrine gittiğini, Umde (muhtar) ve ileri gelen, tanınmışların imzasını aldığını Afgani’nin bu imzalarla İranlı Esadâbad’tan bir vatandaş olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bununla şunu söylemek ister: Bu kişi İran vatandaşıdır. Bu İranlı vatandaşı bana teslim et ki, onu idam edeyim. Anlaşılacağı gibi, Afgani’nin İranlı bir Şii olduğunu söyleyen onu öldürmek isteyen düşmanıydı.

Bu sebepten dolayı Osmanlı yönetiminde olan Ebu’l Huda bu düzmece belgeyi teslim aldı. Kendisi Afgani’yi sevmeyen biriydi. Afgani’yi yalanla ve şii olmakla itham ediyordu. Bunun yanında kendisi Sünnilik iddiasındaydı. İranlı olduğunu şii olduğunu söyleyenler bu iddialarla onu öldürmek ve idam etmek isteyenlerdi.

Afgani’nin kabul edilmeyecek görüşleri ve hataları nelerdir?

Hatasız kul, insan yoktur. Kendisi hatasız, masum biri değildir. Masumiyet nebilere ve rasullere aittir. Hatta nebilere ve rasullere ait olan masumiyet yüce ve eksikliklerden münezzeh olan Allah’tan tebliğ ettiklerindedir. Ama bunun dışında nebilerin ve rasullerin ictihadları vardır. Yani içtihadlarında isabetli ve hatalı olabilirler. Sonra vahyin gelmesiyle bu hatalar düzeltilir ki müminler hataya tâbi olmasınlar. Bu, müslümanın akidesidir. Rasullere inanış şeklidir.

O zaman Afgani’yi ve dışındaki kişileri, daha üstün olanları ya da daha düşük seviyede olanlar; araştırdığımızda, hatalarının olduğunu göreceğiz. Ben diyorum ki bizi ilgilendiren, metodun kullanılma şeklinde oluşan hatalardır. Abduh bunu kabul etmedi. Afgani için sert biriydi diye söz eder. Ümmete zarar verecek işlerden dolayı kıskançlık sahibi biriydi. Ümmete olan fazla sevgisinden dolayı hiddetliydi. Afgani öfkeli ve şiddetliydi. Öfkelendiğinde sertleşirdi. Bu sertliği, bazı hakimler, başkanlarla olan ilişkilerinde içinde yaşadığı gerçek vakıalardaki bazı rumuzlarda, işaretlerde etki bırakmıştır. Yine esas hatalarından biri siyasette yoğunlaşmasıdır. Yürürlükte olan, güncel manadaki siyasi çalışmalarıdır. Fikri çalışmalarındaki yoğunluktan daha fazla siyasette yoğunlaşırdı.

Afgani yenilikçi fikri metodu ortaya çıkaranlardandır. Partilerin oluşturmasını, olayları hareketlendirmesini, sömürgeciliğe karşı çalışmaları yönlendirmişti. Ancak bazı kere fikri görevlerini yerine getirmede gevşekti. Fikri alandaki boşluklarını Abduh tamamladı. Abduh fikri çalışmalarda sabitleşti, eğitim, terbiye ve İslami kurumların ıslahında sabitleşti. Ancak Abduh da aynı hataya düştü. Çünkü güncel anlamdaki siyasi çalışmayı ihmal etti. İkisi de davanın, meselenin taraflarından bir tarafı ele aldılar Yani, ikisinden biri siyasi çalışmada diğeri de fikri çalışmada sabitleşti. Bu durum bazı insanlara çelişki gibi göründü. Bununla beraber gerekli olan rollerin paylaşımı söz konusudur.

Düştükleri hata bir tarafta sabitleşip diğer tarafı ihmal etmeleridir. Akım ve yönelişlerde fikri çalışma ve siyasi çalışmalarda sabitleşip ikisinin bir arada yürütülmesi istenen bir çalışmadır.

Afgani’nin, Abduh ile ilişkileri nasıldı? Aralarında anlaşmazlık var mıydı? Daha önceki sıkı ilişkilerinden sonra ayrıldılar mı?

Son dönemde bu doğrudur. Muhammed Abduh ile Afgani arasında, ıslah metodu konusunda eskiye dayanan ayrılıkları, anlaşmazlıkları vardır. Abduh ve Afgani İslam’la Islah etmede müttefiktirler. Ama anlaşmazlık öncelikle yapılması gerekendedir. Sabitleşilmesi gereken noktalardadır. Afgani siyasette yoğunlaşıyordu. Halkı hareketlendirmek ve İslam ülkelerinden bir ülkeyi örnek alınacak bir konuma getirmek istiyordu. Örnek olacak ülkenin kalkınmaya örnek olması ve kalkınmış ülkenin örnekliliğini esas alıp diğer şehirlerde uygulamak için uğraşıyordu. Diğer İslam ülkelerine örnek olabilecek İslam devleti oluşturma çabası içindeydi. Abduh’un ise daha önceki dönemden beri, kendisine ait bir görüşü vardır. Üzerinde durulması gerekenin, terbiye, eğitim, fikri metodların ıslahı olduğudur. Kurumların ıslahı, müslümanın aklını oluşturur. Ancak Abduh, Afgani’nin varlığında bağımsız olamıyordu. Çünkü Afgani, Abduh’un hocasıydı, Afgani’nin büyük bir etkinliği vardı. Muhammed Abduh’un düşüncesi bu meselede Afgani’den ayrılmaya başladı. Afgani’nin Mısır sürgününden sonra Abduh, eğitim ve terbiyenin fikri medotların ıslahı, kurumların ıslahı, Ezher kurumunun, yargı kurumunun, mescidlerin önceliğiyle ilgili yazı yazmaya başladı. Bu kurumların ıslahında yoğunlaştı. Bu kurumların aklı oluşturup üreteceğine itibar ediyordu. Abduh, ümmi halkın eğitilmesini öneriyordu. Yerel idarede eğitimi; yerel hükümet eğitimini öneriyordu. Halk kendisini köyde seçebilecek duruma gelebilsin. Köyden merkeze, merkezden şehre, şehirden başkente, bu işleyiş insanları parlementer rejime hazırlanmak için eğitmektedir. Ülkenin ıslahında parlamenter rejimi bir imkan olarak görüyordu.

Ben diyorum ki: Bilginin, İslamileştirilmesinden, bazı fikri kurumların İslamileştirilmesinden söz edenler ki önceliği fikri metodların ıslahına vermektedirler. Bunlar Abduh’un metodundan söze etmektedirler. Çünkü bu Abduh’un metodudur.

Yani Afgani ile ihtilafa girdiği konular, gaye, hedefteki ihtilaflar değil. Öncelikle, ilk olarak yapılacak öncelikler ve araçlardadır. Önceliklerin sıralanmasındadır. Abduh bu görüşleri Urabi Devrimi’nden önce yayınladı. Urabi Devrimi bozguna uğramadı. Urabi Devrimi başladığında, görüşünü değiştirdi, siyasi çalışmaya katıldı. Devrimci çalışmalara katıldı. Çünkü devrimci çalışma, siyasi çalışma, anayasa, güncel yaşam reel olmaya başladı. Ama Urabi devriminde seçkin bir akımı temsil ediyordu. Başlangıçta Devrim çalışmalarını askeri adamların yürütmesine, idaresine karşıydı. Çünkü askeri yönetime güvenemiyordu. Bununla beraber halkın coşturulmasına da karşıydı. Çünkü kendisinin terbiye ve eğitimde metodu farklıydı. Devrim emri vaki olduğunda, anayasa emri vaki olduğunda devrime katıldı. Devrim başarısız olduğunda, asıl metoduna derinlemesine geri döndü. Çünkü kendisi öncelikle terbiye ve eğitime önem veriyordu. Ama Afgani Abduh’u Paris’e çağırdığında gitti. Ve Urvetu’l Vuska’yı çıkardılar. Abduh Beyrut’ta sürgündeydi. Afgani onu Paris’e çağırdı. Afgani’yle Urvetu’l Vuska merhalesinde, beraber yürüdüler. Bu dönem 8O’li yılların birinci yarısına rastlamaktadır. Abduh Mısır’a geri döndüğünde, terbiye ve eğitimde yoğunlaşma konusundaki fikirlerine de geri döndü. Sömürgeci sistemin gölgesinde Mısır’a döndükten sonra Afgani ile ilişkilerine sınırlar koydu. Afgani İstanbul’da Abduh ise Kahire’deydi. Metodlarında farklılıklar ortaya çıktı. Abduh Mısır’da kaldı, o tarihte Mısır’da var olan sömürgeci sultaya, sömürgeci güçlerin görüşlerine riayet etme şartıyla, özgürce yaşamını sürdürüyordu. Bir bakıma İngiliz sultasıyla ittifak etti. Partisel ve örgütsel anlamda siyaseti terk etti. Halk çalışması anlamında siyaseti terk etti. Siyasetle uğraşması İngilizlerle çarpışmasını gerektiriyordu. Mustafa Kamil gibi. Çarpışmanın, karşı karşıya gelmenin daha erken olduğunu vurguluyordu; İslami kurumların ıslahında, terbiyeci, fikri, yenilikçi çalışmaları için kendisine hak tanınmasını istiyordu. İngilizler bunun mümkün olacağını kendisine sezdirdiler. Ama dolaylı yollardan çabalarını, çalışmalarını engellemekte ısrarlıydılar. Şeyhleri, banka sahiplerini ıslah düşüncesine karşı kullanıyorlardı. Abduh bunu hayatının sonunda anladı. Fikri yenilikler ve ıslah düşüncesinin ihyası uğruna siyaseti terk etti. Ama İngilizler bu uğraşıları kontrol altına aldılar. İngilizler de, oluşan fikri yeniliklerin iktidarlarını, hakimiyetlerini kuşatarak engelleyip uyanışa, kalkınmaya ulaştıracağını anladılar. Bu 19. Asrın 90’larına rastlayan dönemdi. Afgani’nin yaşadığı dönemlerdi. 1897’ye kadar ulaşan dönemdi. Afgani ve Abduh arasında sağlam ilişkiler, bağlar yoktu. Afgani vefat ettiğinde Abduh’a insanlar baş sağlığında bulunmasını istediler. Ben başsağlığı yazan yazarlardan değilim demiştir. Konuyu bu şekilde değiştirip kurtulmak istedi. Ben inanıyorum ki, içinde yaşadığı siyasi çerçeve, ortam Abduh’a elde etmek, gerçekleştirmek istediği kazançlar yolunda, yapması gerekenden vazgeçmesini tahayyül ettiriyordu. Siyasi çalışmayı terk ediyordu. Toplumsal anlamda, halkın coşturulması, insanları sömürgeciliğe karşı ayaklanmaya çağırmak gibi çalışmaları terk ediyordu. Kendisi sömürgeci güçlerin çıkarılmasını, uzun vadeli bir mesele olarak görüyordu. Emellerine ulaşmak için seçtiği yol, Urabiler’in seçtiği yoldan farklıydı. Veya Afgani’nin seçtiği yoldan farklıydı. Bunların yürüyen siyasi çalışmalarda kendilerine ait metodları vardı. Ben bunların birer sınır olduğunu tasavvur ediyorum. Ben bunu hilaf olarak isimlendirmiyorum bilakis. Evleviyyatın terkibinde, görüşlerin farklılığı olarak adlandırıyorum. Yani araştırmacı, tarihçiye bakıldığında bunun gibi ihtilaflar evleviyyatın terkibindeki ihtilaflar şimdi yaşadığımız meselelerdendir. Yani fikri tarafta, alanda çalışıp sabitleşmek, siyasi tarafta, alandaki sabitleşmek zıtlık olarak kabul edilirse, karşıtlık olarak kabul edilirse, hataya düşülmüş olur. Bu zıtlıkların iki taraf, takım arasında kavgaya sebep olmaması gerekiyor. Bu farklılıkları her birinin bir alanda ihtisaslaşması olmalıdır. Genel akımın el-Camiatu’l İslamiyye akımının içinde fikri çalışmalarla uğraşan, siyasi çalışmaya önem veren, çalışan bir bölümün, tarafın olması gerekiyor. Kişilerin önemini ve çalıştıkları alanın öneminin bilincinde olarak her grup çalışmasını sürdürmeli. Ben Afgani ve Abduh arasında cereyan eden olayların şimdiki zamanımızda faydalanacağımız olaylar olarak görüyorum. Burada şunu tasavvur ediyorum. Abduh Afganiy’le siyasi çalışmalarda yoğunlaştı, sabitleşti. Bu çalışmaları olmasıydı, elimizde Abduh’un yaptığı yenilikçi çabaları olmayacaktı. Afgani siyasette yoğunlaşmaktan vazgeçseydi toplumların, halkların hareketlendirilmesindeki Abduh’un metodu ortaya çıkmayacaktı. Siyasi meselelerde devrim ve siyasi meselelerde tenkit olayı oluşmayacaktı. Bu hilaflar olmasaydı Afgani’nin üzerinde durduğu metod, veya Afgani’nin ıslah bölgesinde, alanında oturduğu bölümler, kısımlar, Abduh’un ıslah bölgesi, alanında önem verdiği, üzerinde durduğu metodları olmayacaktı.

Abduh son yıllarda yazı yazmaya. ders vermeye, yenilikler de bulunmaya önem verdi. Bu çalışmalarda yoğunlaştı. Ondan sonra Reşid Rıza geldi Menar’ı çıkardı. Menar bu yenilikçi çabaların medresesi oldu. Bu fikri İslami kurumun yani Camiatu’l islamiyye’nin fikrini, düşüncesini İslam alemine taşıdı. Menar 40 yıla yakın bir zaman bu fikri taşıyarak devam etti. Ben inanıyorum ki şimdi, bu şekilde, Camiatü’l-İslamiyye’nin fikri divanı (fikrini bir araya getiren eser) oluşmuş oldu. Bu ciltleri divanını oluşturmaktadır. Urvetu’l Vuska’nın makaleleri yeniden oluştu, ortaya çıktı, Abduh’un Kur’an tefsirini yayınladı. Abduh’un Hanut’a Reddiye olarak yazdığı makalelerini, Fereh Antuna reddiyelerini, fetvalarını bütün bu çaba ve çalışmaları yayınladı. Bu iki farklı bölgenin, görüşün varlığı, yenilikçi ekolün kültürel mirasına kazanç sağladı.

Afgani’nin okulundan, Camiatu’l İslamiyye’den bahsettiniz. Bu konuyu açar mısınız?

Camiatu’l İslamiyye medresesi Afgani’nin açtığı ve usulünü belirlediği yola verilen addır. Bu medresenin ilk sorunu şudur: İslami toplumlarda din nasıl ıslah yolu olabilir? Bu din müteceddit bir dindir. Ne eskileri taklitle ne de batılılaşmayla sorunlar çözülmez. Yani ifrat ve tefritle ıslah gerçekleşmez. İslami vasati medrese, siyasi bir konuma sahip olur. Kaynaklara geri dönüş ve kaynakların akli bir yol ile değerlendirilmesiyle gelecek aydınlanır ve ıslah mümkün olur. Bu Camiatül İslamiyye medresesinde ekseni oluşturulan meseledir, ikinci mesele ise medeniyetin son dönemlerine karşı takınılan tavırdır. Özellikle Batı medeniyetine karşı mutlak anlamda kabul etmeme tavrı değil ve mutlak tâbi olma tavrı da değil. Erime, taklit, benzeme de değil. Ancak ümmete yarayacak faydalı, yabancı fikirleri ayırt etmek de gerekmektedir.

Ayrıca Kur’an’la ilişkide de sünnetle ilişkide de metod vardır. Kur’an’a yaklaşım konusundaki metoda Afgani işaret ederek uzun uzadıya açıklamıştır. Abduh’da bu metodu Kur’an’ı tefsir ederken uygulamıştır. Bu metod, eski müfessirlerin metodlarına batmamak ve başkalarını da batırmamaktır. İster bu metodlar belaği otsun veya lugavi olsun, ister fıkhi olsun, ister kasasi olsun. Ancak Arapça diliyle silahlanarak, nüzul sebeplerini anlayarak, Kur’an’ın inmiş olduğu ortam tahlil edilmeli ve böylece Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri ortaya konmalıdır.

Abduh’un ibaresiyle; müslümanın Kur’an’ın lafızlarını indiği zamandaki manasıyla anlaması gerekir. Yani Kur’ani ıstılah ve lafızları sonradan eklenmiş, aslına uygun olmayan şekillerden arındırmak ve ilk nesil nasıl anlamış ve tatbik etmiş ise öyle anlamak gerekir. Çünkü lugat gelişiyor, zamanın ilerlemesiyle farklı yansımaları oluşuyor. Yapmamız-gereken vahyin sanki üzerine indiği bir insanın durumunu, tecrübesini yaşamamız gerekiyor. Sanki vahiy bize şimdi iniyor yaklaşımıyla Kur’an’ı anlamaya çalışmak. Tefsir için gerekli araçlarıyla Arapça’da gerekli olan ilimleri, donanımları hazırlamak, bunlarla hazırlanmak; ayrıca akli metod, İslami bir akıl ile bakış, Kur’an’ı tefsir ettiğimiz metod şeklidir. Abduh’un üzerinde durduğu, açıkladığı Kur’an’ı tefsir etme metodu vardır. Bunu Kur’an’ı tefsir ederken mukaddimede zikretmiştir. Zikrettiği metod Kur’an’la teamülde bu medresenin metodudur.

Sünnetle ilişkide ise şöyle bir metod takip ediyordu. Senet ve rivayet meselesine fazla güvenmiyor ve ilgilenmiyordu. Hadis metnine eleştirel bakma taraftarıydı. Yani hadis Kur’an’a uygun değilse hüccet sayılmaz. Bu metod, eski hadis alimlerince daha önceleri kullanılan metoddur. Ama insanlar tatbik etmediler. Tabii ki bu medrese ahad hadislerden akaidi almıyordu. Çünkü akaid kesinlikle kati nasslarla varid olandan oluşturulmalıdır. Hadislerin ise varidliği zannidir. Ahad hadis yerine evla görülen içtihadlara daha fazla önem veriyorlardı. Merhale taklit asrından çıkış merhalesiydi. Taklit asrında önem verilen tek şey, her türlü rivayet ve içtihadların sebepleriydi. Rey, akıl, fıkıh, fehm değildi.

Sömürgeciliğe karşı tavır almak, sömürgeciliğe karşı başkaldırmak, karşı çıkmak da bu ekolün en önemli meziyetlerinden idi. Sömürgeciliği yok edici, ezici bir tehlike görerek, İslami sermayeyi İslam aleminde hakim duruma getirmek, yabancı sermayeyi kovmak, sömürgeciliğin hesabına çalışan şirketleri ülkelerimizden çıkarmak.

Ayrıca bu camianın fikri ifadelerinden biri onların, İslami eksen ile ulusal eksen arasında zıtlığın olmadığında ısrarıydı. Çünkü kavmi eksenin İslam görüşünde yerini dil belirler. Dillerin çeşitli olması, dillerin ve renklerin farklılığı Allah’ın sünnetlerinden bir sünnettir. . O halde İslam ve Kur’an birden fazla dilin olduğu gerçekliğini itiraf ediyor, kabul ediyor. Dillerin farklı olarak var olması, ulusal ekseni çiziyor, belirliyor. Çünkü ulusalcılığın ölçüsü dildir. Irk ve cins değil. Irkı ve cinsi İslam reddediyor. Çünkü cahiliyye tutuculuğudur. O halde dillerin İslam aleminin içinde çeşitli olması kavimlerin çeşitli olduğunu ifade ediyor. Bu da İslami birliktelik çerçevesinde, ümmetin birliği çerçevesinde gerekliliklerdendir. Yani İslam ümmeti bir ümmettir. İçinde kavimler vardır. Bunun dışında, ulusal boyut ile kavmiyetçilik özelliklerinin arasını, birleştirmek (bu luğavi anlamda) biraraya getiren, kapsayıcılık özelliği olan, en büyük ve en yüce bağ olan ve ilk bağ olan İslam’a bağlanmaktır. İslam’a iltihak etmektir. Müslüman için ilk bağlanılacak bağ İslam’dır. Bunun dışında başka başka bağlar ve eksenler vardır. Feri bağlar vardır. Merdivenin basamaklarına benzetilebilir. Bu bağlardan biri, aileye bağlılık, aşirete, bölgeye, bağlılık bunların hepsi bağlılıkta dairelerdir. Feridir. En yüce ve evla olan daireyle korunmuştur. Bu da İslam’a bağlılıktır. Ayrıca bu ifadeler bu medresenin özelliklerinden başka bir özelliktir ve bu konuları çekişme konusu yapan diğer medreselerden (ekollerden) farklıdır.

Cemaleddin Afgani’nin bilinmeyen yazılarını toplamaktasınız. Bu çalışmanız tamamlandı mı?

Benim fikri tavrım gittikçe el-Camiatu’l-İslamiyye’nin yani Afgani ve Abduh’un okulunun, gelişen uzantısı haline geldi. Allah’a hamd olsun, bu düşüncenin hizmetinde çok çaba harcadım. Lakin bununla beraber Afgani’nin açıklanması gereken tarafları, açıklığa kavuşması, gereken yönleri vardır. İnşaallah, umulur ki ileri ki zamanlarda, merhalelerde bu çalışmalarımı tamamlarım. Çünkü Cemaleddin Afgani’nin çalışmalarını, yazılarını getirttim. Bazıları Farsçaydı Arapça’ya tercüme edilmemişti. Arapça’ya tercüme ettik. İnşallah önümüzdeki aylarda hazırlamaya başlayacağız. Çalışmalarının tümünü bir araya getirmiş olacağız. Bunlar Cemaleddin Afgani’nin bir araya gelmiş eksiksiz çalışmaları olacaktır. Şu anki çalışmalar 2 cilttir. Bunun yanında Arapça’ya tercüme edilmemiş çalışmaları da vardır, inşallah bu çalışmalarını yayınlamaya uğraşıyoruz.

Bu çalışmalarınızı bekliyor ve röportaj için teşekkür ediyoruz.

Kaynak: Haksöz Dergisi – Sayı: 72 – Mart 97