MEHMET YAŞAR SOYALAN İLE RÖPORTAJ

1- Avrupa sömürgeciliğinin İslam coğrafyasına yöneldiği 17, 18. ve 19. yüzyıllarda İslam toplumunun büyük ölçüde tevhidi bilincin sosyal boyutunu yitirdiği inancındayız. Sizce 19. yüzyıl İslam coğrafyasında tamamen somut hale gelen sosyal ve kültürel çözülme ve sömürgeleşmeye yatkınlık karşısında yeniden yeşermeye başlayan İslami uyanış ve direniş hareketine Cemaleddin Afgani’nin sağladığı katkıların tarihi önemi nedir?

İslam toplumu çok erken dönemlerde içine kapandı ve üretkenliğini durdurdu. İslam’ın ilk yıllarında kazandığı birikimi harcamaya başladı. Günlük sorunlar hep önceki reçetelerle atlatılmaya çalışıldı. Eski reçeteler güncel sorunlara çözüm getiremediği için 17. yüzyılda görülen tükeniş ortaya çıktı.

İslam dinamik bir din olduğu için zaman zaman toplumdaki bu çöküşe ve vurdumduymazlığa başkaldıran insanlar çıkmadığı değil. Fakat ortaya konulan çabalar tüm ümmeti kapsayamadığı için fazla uzun soluklu olmadı. Ve bir tepki hareketi olarak tarihteki yerini aldı. İbni Teymiyye hareketini bu bağlamda değerlendirebiliriz. Bu hareketler daha çok müslümanların iç problemi olarak görüldüğü için de medrese çevresinin dışında fazla yankısını bulmadı.

9. yüzyıla gelindiğinde İslam toplumunun durumu önceki konumundan çok faklıydı. Özgürlükleri ve toprakları dahil her şeyleri işgal edilmişti. Toplum geçmişteki durağanlığın ve çürümüşlüğün en acı sonucunu bizzat yaşıyordu. Dolayısıyla geleneksel anlayışı savunmaya fazla hevesli değildi. Hatta geçmiş çok acımasız bir şekilde yargılanıyordu. Özellikle bu tür hareketlerin daha çok işgal altındaki bölgelerde görülmesi bunu ortaya koymaktadır. Zaten ıslahat hareketleri de bu bölgelerde ortaya çıkmıştır. Hindistan, Mısır ve Kuzey Afrika bunun en bilinen örnekleridir.

Bu bölgelerdeki insanlar başlarını göğe çevirmiş bir kurtarıcı bekliyorlardı. Tarihteki birçok Mehdi hareketi incelendiğinde bu daha iyi anlaşılır. İşte Afgani böyle bir coğrafyada/ortamda ortaya çıktı. İnsanlara özgüveni ye­niden aşıladı. Emperyalizmin çirkin yüzünü ve geleneksel anlayışın açmazlarını gösterdi. İşgal altındaki bölgeler Afgani’yi çok geçmeden bağırlarına bastılar. İslami otoritenin hakim olduğu bölgelerde Afgani hep soğuk karşılandı. Zaten işgalcilerle başı her zaman beladaydı.

Afgani’nin ıslahat hareketi, bir halk hareketi olmaktan öte entellektüel bir hareketti. Topluma seslenmekten çok toplumun önderlerini etkilemeye, onların kafalarında belli sorular ve çözümler oluşturmaya yönelikti. Bu nedenle kendisine belli bir pilot bölge seçip, toplumsal bir hareket içine girmedi. Tüm İslami topluluklarının ileri gelenlerini, düşünen ve sorumlu kafalarını etkilemeye çalıştı. Bu anlamda müslümanların tarihinde yepyeni bir örneklik ortaya koydu. Bu açıdan yaklaşıldığında Afgani’nin bu evrensel yaklaşımı eskisine oranla ‘Müslümanların birbirine daha yakın hale gelmesinde en önemli katkıyı sağladı.

Aynı şekilde toplumun araştırıcı kafalarına özgüveni aşılama­nın yanında kültürel savaşın önemini ve gerekliliğini de ilk defa ortaya koydu.

2– Afgani’nin, özellikle yaşadığı dönemdeki müslümanların düşünce örgüsü gözetildiğinde İslam’ın özüne dönüş, Kur’an’a yöneliş ve imanı amelleştirme çağrısının değeri ne anlam ifade ediyor?

Afgani’nin söylemi içerisinde geçmiş kültürü sorgulama önemli bir yer işgal eder. Bu sorgulamayı yaparken kullandığı birinci kaynak Kur’an’dır. Müslümanların bu zelil duruma düşmelerinin temelinde işgalcilerin güçlerinden çok müslümanların yanlış anlayışlarının yattığını görmüş olması ve sürekli olarak bu konuyu işlemesi evrensel anlamda Kur’an’a dönüşün ilk örneği olabilir. Fakat onun hareketini ilmi anlamda sınırları Kur’an’la belirlenmiş bir Kur’an hareketi olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Afgani’nin yaşadığı dönemlerde ya hala klasik kültür içinde bocalayan insanlar vardı ya da tümden sömürgeci anlayışlara, yorumlara teslim olmuş insanlar vardı. Afgani hem çağı yeniden yorumladı. Hem de İslam’ı yeniden yorumladı. Bu anlamda insanlara özgürlüğün ve bilginin değerini öğretti. Özgürlüğün bilgisiz elde edilemeyeceğini, elde edilse bile elde tutulamayacağını anlatmaya çalıştı. Toplumun, çağı ve kendi dinamiklerini tanımadan kalıcı bir başarıya ulaşılamayacağını göstermeye çalıştı. İmanın bilgiye dönüşmeden kalıcı bir amele dönüşemeyeceğini kavratmaya uğraştı.

3- Afgani ve Abduh tarafından çıkartılan, Urvetu’l-vuska Cemiyeti tarafından finanse edilen ve İslami dergiciliğin ilk örneğini oluşturan Urvetu’l-Vuska dergisinin 19. yüzyılda İslami mücadeleyi yükselten, müslüman topluluklar arasında iletişimi sağlayan bir medya aracı olarak kullanılmasının sınırlar ötesi önemi, daha sonraki İslami hareketler tarafından ne kadar kavranabilmiştir?

Urvetu’l-Vuska kendine özgü sosyal ve coğrafi şartlar altında ortaya çıktı. İleri görüşlü bir insan olarak Afgani ve arkadaşları bu şartları en iyi bir şekilde değerlendirdiler. Urvetu’l-Vuska, Paris veya Londra gibi merkezler dışında çıksa, ne bu kan-dar etkili olabilirdi, ne de muhataplarının eline ulaşabilirdi. Batı’nın imkanları Afgani ve arkadaşları tarafından iyi değerlendirilmiş, batının müsamahası bilince zaten dergi de kapanmıştır. Böyle bir örneği ne önce, ne de daha sonra görmek mümkün olmuştur.

Aslında medyanın ulaştığı teknoloji gücü ve sınır öteliği hesaba katıldığında belki bunun daha ileri boyutları ile ortaya konabilir diye düşünülebilir. Oysa ben bugün bunun mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bugün batı başkentlerinde müslümanların çıkardığı birçok yayın bulunmasında rağmen aynı işlevi görmemektedirler. Bunun nedenlerini ve önündeki engellerin ekonomik ve teknik yetersizlikle de fazla bir ilgisi olmadığı kanaatindeyim. Bunun önündeki en büyük engel müslüman toplulukların sahip oldukları sahte özgürlükler ve yapay sınırlardır. Böyle bir gerekliliğin kavranabilmesi için tabandan bir talebin gelmesi gerekir. Sahte özgürlükler bu tür talepleri örtmüştür. Dolayısıyla sınırlar ötesi iletişim günümüzde bir faraziye ve fantazi olarak devam etmektedir.

4- Afgani bid’at, hurafe, mezhep taassubu, istibdat ve kaderciliğe karşı çıkışı ile geleneksel din anlayışına; Batı işgalciliğine, Aligarh Hareketi’ne yönelttiği eleştirilerde görüldüğü gibi emperyalizmle uzlaşmaya ve pozitivizme karşı çıkışıyla da Batıcılığa, güncel ifadesiyle modernizme tavır alıp ıslahatçı – inkılapçı bir tevhidi mücadele çizgisini yükseltme çabası içinde olmuştur. Ancak dün Afgani’nin örneklendirdiği kimliği İslami mücadele kadrolarının gözünden düşürmek için türlü iftiralarla suçlayan İngiliz ve Fransız entelijansiyasının onun hakkında düzmece belgeler neşrettiklerini müslüman araştırmacılar ortaya çıkarmışlardır. Bugün de bu ithamlar sürmektedir. Bunun yanında Afgani’nin bazı entellektüeller tarafından “modernistlik”, “resmi İslamcılık”, “işbirlikçilik” suçlamaları ile değişik bir açıyla itham edilmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Her hareket ve şahsiyet kendi şartlan içerisinde değerlendirilmelidir. Kendi şartları içerisinde Afgani herkesin hayalinin ötesinde işler başarmıştır. Gerek geleneksel, gerekse batılı birçok tabuyu yıkmıştır. Dışarıdan gazel okumak her zaman mümkündür ve kolaydır da… Afgani İslam’ı kendi şartları içerisinde en şahsiyetli şekilde savunmuştur. Bireysel bazı yanlışların hareketin tüü içerisinde fazla bir önemi yoktur.

Afgani neyin modernistliğini yapmıştır. Batının ulaştığı teknolojik ve ekonomik seviye ortadadır. Müslüman topluluklar basit bir tüfek bile yapamamaktadır. Kullandıkları çok şey batı mucizesinin bir parçasıdır. İslam toplulukları dahil zaten bütün topluluklar bu sanayinin şöyle veya böyle bir aracı durumuna gelmiştir. Batının sahip olduğu teknolojik güce bakarak, eğitim standartlarına ve kurumlarına bakarak müslüman toplulukları tenkid etmesi mi modernistliktir.

Hangi “resmi İslamcılık”… Zaten Afgani’nin ömrü klasik anlayışı tenkid etmekle geçmiştir. İstanbul’da başına gelenler bilinmektedir. İstanbul ulemasının tutumu bellidir… Abdulhamid’in ideolojisini mi yaymıştır? Yoksa Abdulhamit mi onun düşüncelerinden etkilenmiştir. Abdulhamid’in Afgani ile tanışmasından önceki tutumlarıyla, tanıştıktan sonraki tutumları incelendiğinde kimin kimi etkilediği anlaşılır.

İşbirlikçilik ve uzlaşmacılık her ıslahatçının yakalanmaktan kurtulamadığı terimlerdir. Afgani kendisinden aşırı derecede emin bir insandı. Bu kendinden eminlik ona olağanüstü bir cesaret veriyordu. Her topluluğa giriyor, konuşuyor, fikirlerini anlatıyordu. Afgani hiç bir zaman İslam’ı ve müslümanları satmadı. Ama her kesimden ve inançtan insanlarla seviyeli ilişkiler kurdu. Her zaman da İslam’ın çıkarlarını gözetti. Ama her konuyu da kendi mantığı içerisinde ortaya koydu. Örneğin felsefi bir tartışmayı kendi literatürü içerisinde yaptı. Felsefenin yöntemlerini ve silahlarını kullandı.

Bu tür iddiaların temelinde ya ön yargı ya da cehalet yatmaktandır. Hizipçi ve tepkisel anlayışları aşamayan insanların Afgani’nin evrensel hareketini kavramaları mümkün olmadığı için bu tür karalamalar, kolay iddialardır. Bu tür iddiaların temelinde olaylara at gözlüğüyle bakmak yatmaktadır.

5- Bugün Cemaleddin Afgani’nin tezlerini tahkik ve tashih ederek sahiplenenlerin çizgisinin Kur’an’ı bir yaşam biçimi olarak anlamak konusunda daha olumlu düzeylere ulaştığı kanaatindeyiz. Cemaleddin Afgani’nin faaliyetlerini kendi ortamı içinde ve o ortamı besleyen fikri arka planı düşünerek değerlendirdiğinizde Afgani’nin eksiği ve yanlışı olarak gördüğünüz hataları nelerdir? Ve bu hataları yine kendi şartları içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Afgani’nin çıkışını salt Kur’ani bir hareket olarak değerlendirmek doğru olmaz. O sadece Kur’an’a gönderme yapmış, Kur’an’a dikkatleri çekmiştir. Yoksa Kur’an konusunda çerçevesi çizilmiş ilmi veya siyasi bir hareket hazırlamış değildir. O muhataplarının durumlarına göre çözümler üretme yoluna gitmiştir. 0 bir alim olmaktan çok mübelliğ bir aydındır.

Afgani’ye tenkitler getirmek elbette mümkün. Ama bir insanı kendi seçtiği yöntemi ve yaşam biçimi içerisinde değerlendirdiğimizde adil davranmış oluruz. Afgani’nin yaşam biçimini ve yöntemlerini tenkid edebilirsiniz. Bunu tenkit etmeye başladığınızda da Afgani ortada kalmaz. Çünkü Afgani’yi Afgani yapan bu yöntemleri ve yaşam biçimidir. Afgani’yi fazla yüzeysel olmakla veya fazla aktüel olmakla tenkit etmek de mümkündür. Oturup üniversite kurmasını ve öğrenci yetiştirmesini isteyebilirsiniz. Veya bir hükümet kurup düşündüklerini hayata geçirmesini söyleyebilirsiniz. Oysa Afgani bunun ikisini de denemiş. Afganistan’da Başbakanlık yapmış, Hindistan’da üniversite hocalığı yapmış bir insandır. Ama bunlar onu sarmamıştır. İdealleriyle örtüşmemiştir. Afgani kendi yöntemleri ve yaşam biçimi içerisinde en az çelişkisi olan insanlardan biridir.

Zaten kendisinden sonra gelen arkadaşları ve öğrencileri veya etkilenenleri onun bu çizgisini sürdürmekten çok ilmi bir çaba veya merkezi bir siyaset çalışması içerisine girmişlerdir. Afgani’den bu yana sınırlar üstü/ötesi ikinci bir şahsiyet çıkmamıştır. Bu ya o dönemin şartlarından kaynaklanmaktadır ya da bir başkası böyle bir hayata talip olmamıştır veya talip olsa da becerememiştir. Afgani hala kendisini aşacak bir ıslahatçı beklemektedir…

Kaynak: Haksöz Dergisi – Sayı: 35/36 – Şubat/Mart 94