İSMAİL KAZDAL İLE RÖPORTAJ

1- Avrupa sömürgeciliğinin İslam coğrafyasına yöneldiği 17, 18. ve 19. yüzyıllarda İslam toplumunun büyük ölçüde tevhidi bilincin sosyal boyutunu yitirdiği inancındayız. Sizce 19. yüzyıl İslam coğrafyasında tamamen somut hale gelen sosyal ve kültürel çözülme ve sömürgeleşmeye yatkınlık karşısında yeniden yeşermeye başlayan İslami uyanış ve direniş hareketine Cemaleddin Afgani’nin sağladığı katkıların tarihi önemi nedir?

17, 18. ve 19. yüzyıllardaki müslümanların yaşadığı diyarlardaki mevcut devlet yapıları, Batı karşısında uğranılan savaş mağlubiyetleri sonunda birer birer yıkılırken ve müslümanlar Batı karşısında şoka girip aşağılık kompleksi hastalığına yakalanırken, genelde üç tip insan grubu çıktı ortaya.

Bunlardan birincisi, Batı karşısında uğranılan mağlubiyetin sebeplerini aramak ve kendi kendini hesaba çekmek yerine, içinde yaşadıkları kötü şartları meydana getiren, sosyal, siyasal ve manevi yapıyı olduğu gibi muhafaza etmek gafletindeki gericiler, statükocular ve yobazlardır.

İkinciler ise; yine Batı karşısında düşülen aşağılık kompleksinden kaynaklanan tiptir bu. Bu tip, Batı karşısında uğranılan mağlubiyetlerden İslam’ı sorumlu tutup, kurtuluşu Batı’yı taklit etmede arayan köksüz aşağılık kompleksli köleler ve de Batı ajanlarıdır.

Üçüncü ve haklı olan grup ise, iflasın, Batı karşısında çöküşün suçunu kendinde arayanlardır. Batı’yı taklit etmek ya da tam tersi, düşman olmak yerine, mevcut müslümanları ve onlara hakim olan İslami anlayışı sorgulamak ve yanlış İslam telakkilerini ayıklamak taraftarıdır. Bir bakıma, İslam’a doldurulmuş hurafeleri ayıklama fikrini taşıyanlardır bu gruba girenler.

İşte, kendini İslam’a sorgulatan, kaynaklara muhakeme ettiren anlayışı ilk temsil eden insandır Cemaleddin Afgani. Batı’nın tek dünya gücü olarak ortaya çıkmasına karşılık, tutulacak en isabetli yol elbette ki önce kendini yargılamasıydı müslümanların. Müslümanlar “Acaba nerede hata ettim de, izzet dini olmasına rağmen, İslam’a bağlı olduğumu söyleye söyleye bu zillete düştüm?” sorusunu sormalıydılar.

İşte Afgani müslümanlar adına bu soruyu ilk soran ve cevaplarını vermeye çalışan kişidir.

2– Afgani’nin, özellikle yaşadığı dönemdeki müslümanların düşünce örgüsü gözetildiğinde İslam’ın özüne dönüş, Kur’an’a yöneliş ve imanı amelleştirme çağrısının değeri ne anlam ifade ediyor?

Bu sorunun cevabı birinci sorunun cevabında saklıdır. Özellikle de Afgani dönemindeki müslümanların düşünce örgüsü üç tipte vurgulanmıştır. Ya körü körüne taklit ya da tamamıyla red ve içe kapanıklık. Bunun dışında kalan tek görüş olduğu için, elbette ki çok büyük anlamları içinde taşıyan bir görüştür Afgani’nin temsil ettiği görüş. Onun ortaya çıkışı yeterince değerlendirilseydi insanlık bugün insafsız Batı dünya görüşünün kıskacında ezilmezdi. Eğer kendini taklid edenleri, hiç bir kimlik iddia etmeyen basit taklitçileri, Batı dünyası İslam ülkesi olarak kabul edilen coğrafyalarda iktidar edemeseydi, tek kurtuluş görüşüydü Afgani’nin kapısını aralamaya çalıştığı görüş. Afgani’nin görüşü kendi kendini hesaba çekmek, yıkılışın suçunu Batı’ya ya da şeytana yükleyip işin içinden çıkmak gibi bir hacaletten kurtulmak anlamı taşıyordu. Kendi kendini İslam’ın kaynaklarıyla yargılamak o gün de tek kurtuluş yoluydu, bugün de öyledir. Gelenekçiler reformcu, taklitçiler ise gerici ilan ettiler bu görüşü. Böylece yaygınlaşmasını, etkisinin İslam dünyasını içine almasını engellediler. Bu hususta Batı taklitçileri ne kadar suçluysa, klasik dini anlayışının yandaşı gelenekçiler de aynı derecede suçludurlar.

3- Afgani ve Abduh tarafından çıkartılan, Urvetu’l-vuska Cemiyeti tarafından finanse edilen ve İslami dergiciliğin ilk örneğini oluşturan Urvetu’l-Vuska dergisinin 19. yüzyılda İslami mücadeleyi yükselten, müslüman topluluklar arasında iletişimi sağlayan bir medya aracı olarak kullanılmasının sınırlar ötesi önemi, daha sonraki İslami hareketler tarafından ne kadar kavranabilmiştir?

Medyanın gücü hiç bir zaman gerçek müslümanın eline geçmedi. Bütün İslam dünyasına medya azınlıklar eliyle girdi, bu yapısını hala sürdürüp gitmektedir. Onun içindir ki, Afgani düşünce tarzı, Urvetu’l-Vuska cemiyetinin çıkardığı bir kaç yaygın olmayan, yayılma imkanı bulamayan dergi çerçevesinde hapsolup kalmıştı.

Afgani’nin etkilediği bazı büyük zekalar (Abduh, Reşid Rıza, Ferid Vecdi, Musa Carullah ve Mehmed Akif Ersoy gibi) onun düşüncelerinin temel esprisini kullanarak kitaplar yazdılar. Düşünceyi telif kitaplar yoluyla yaymaya çalıştılar. Ama zamanın İslam dünyasına hakim olan otoriteler, çoktan Batı taklitçilerinin eline ve emrine girmişti. Onun için de bu düşüncenin yayılmasını engelledi bütün otoriteler.

Fakat buna rağmen, her türlü dış engellemelere karşın, fikirleri günümüze kadar taşınmıştır. Ülkemizde gelenekçiliği reddedip, öze dönmeyi, kaynaklara müracaat etmeyi savunan düşünce adamları Afgani ekolünün mensupları sayılır. Ne demiştir Afgani?: “Ey İnsanlar! Günümüzdeki müslümanlara bakıp da İslam’ı bu sanmayın! Allah aşkınıza İslam’ın kaynağı Kur’an’a eğilin ve İslam’ı orada arayın! Siz gerçek İslam’ı görürsünüz belki orada, bizi de kurtarırsınız cehennemden.”

Afgani anlayışının yayılması, daha ziyade bizzat kendi seyahatleriyle olmuştur. Onun gezmediği diyar hemen hemen hiç yoktur. Her yere gidip, düşüncelerini yaymaya çalışmıştır bütün otoritelerin engellemelerine karşın. Tabii ki yeteri kadar davranamamıştır onun görüşleri.

4- Afgani bid’at, hurafe, mezhep taassubu, istibdat ve kaderciliğe karşı çıkışı ile geleneksel din anlayışına; Batı işgalciliğine, Aligarh Hareketi’ne yönelttiği eleştirilerde görüldüğü gibi emperyalizmle uzlaşmaya ve pozitivizme karşı çıkışıyla da Batıcılığa, güncel ifadesiyle modernizme tavır alıp ıslahatçı – inkılapçı bir tevhidi mücadele çizgisini yükseltme çabası içinde olmuştur. Ancak dün Afgani’nin örneklendirdiği kimliği İslami mücadele kadrolarının gözünden düşürmek için türlü iftiralarla suçlayan İngiliz ve Fransız entelijansiyasının onun hakkında düzmece belgeler neşrettiklerini müslüman araştırmacılar ortaya çıkarmışlardır. Bugün de bu ithamlar sürmektedir. Bunun yanında Afgani’nin bazı entellektüeller tarafından “modernistlik”, “resmi İslamcılık”, “işbirlikçilik” suçlamaları ile değişik bir açıyla itham edilmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Karanlık, her müceddide, yeni görüşe karşı çıkılmıştır tarih boyu. Fikirlere cevap veremeyince karşı koyucular, iftira yolunu seçmişlerdir hep. Allah Rasulüne (salat ve selam ona olsun) de iftira etmişlerdir baş edemedikleri güce ulaşınca. Tarihte ne değişmiştir ki? Ama hiç kimse onlardan bir ibret dersi almamıştır. İftiralar tarihini görmezler müslümanlar ve bütün iftiraları yutarlar kabul ederler büyük bir tevekkül içinde.

Tabii Afgani gibi bir yenilikçi de iftiradan nasibini alacaktı. Muhafazakarlık öyle zannedildiği gibi dini muhafazakarlık değildir sadece. İnsanlar bulundukları konumlardan ayrılmak, koparılmak istemezler. Her yeni fikrin de kendi konumlarını bozacağını zannederler. Onun için de kendi konumlarını sağlayan şartların devamını isterler. İşte buna muhafazakarlık ve gericilik denir. Afgani bunların gadrine uğramış bir yenilikçidir. Her yenilikçi de eğer güçlenirse aynı akibete duçar edilir. İşte insanoğlunun değişmez sosyal yasalarından biridir bu. Bundan kurtulmak için tarihten ibret almak gerekmektedir.

Afgani, İslam dünyasını yerle bir eden Batı ile, bir uzlaşı aramış olabilir. Bu bir itikadi sorun değildir. Bir stratejik olgudur. Afgani Mason locasına girmiş olabilir bu espri içinde. Ama onu Batı ile işbirlikçi saymak büyük bir günahtır. Hele hele resmi İslamcılıkla hiç bir ilgi bile kurulamaz. Çünkü o bir yenilikçidir ve asla dünyaya müdahale etmeyen formel, biçimsel bir İslam savunmamıştır. Bütün resmi İslam anlayışları, aynı biçiminde, ritüel olarak görürler insanı. Kendilerine hiç müdahale etmeyen, manevi alemin gücünü temsil eder bütün resmi İslamiyet görüşleri. Afgani ise bunun tam zıddıdır. Zaten Afgani resmi ve Batı işbirlikçisi olsaydı, Batı onu İslam’ın güneşi haline getirirdi. Müslümanlar da bu güneşden nasibini (!) her zaman olduğu gibi alırdı.

Bir de olayları ve o olayların meydana getiricilerini yaşadıkları devrin şartları içinde değerlendirmek gerekmektedir. Mesela, masonluk meselesini ele alacak olursak, Afgani’nin yaşadığı çağda bu teşkilatın mahiyeti bilinmiyordu. Sadece uhuvvet, müsavat gibi güzel sloganları kullanan bir kuruluştu ve batının güçlü merkezlerine bağlıydı. Afgani’nin Batı’dan taviz alabilmek için bu locaya girmesi bile bahis konusudur. Nitekim İtalyan locasına girmesini, Trablus’un İtalyanlar tarafından işgal edilmemesi vaadine dayandığını ifade edenler bile vardır. İtalyanlar sözlerini tutmayıp Trablusu işgal edince, büyük gürültülerle locadan ayrıldığı söylenmektedir.

Onun için, her türlü ithamcıların ithamları bizi bağlamaz onu değerlendirirken. Biz onu kendi şartları içinde değerlendirince, İslam için bağrı yanan birisi olarak görüyoruz.

5- Bugün Cemaleddin Afgani’nin tezlerini tahkik ve tashih ederek sahiplenenlerin çizgisinin Kur’an’ı bir yaşam biçimi olarak anlamak konusunda daha olumlu düzeylere ulaştığı kanaatindeyiz. Cemaleddin Afgani’nin faaliyetlerini kendi ortamı içinde ve o ortamı besleyen fikri arka planı düşünerek değerlendirdiğinizde Afgani’nin eksiği ve yanlışı olarak gördüğünüz hataları nelerdir? Ve bu hataları yine kendi şartları içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elbette zamanla birlikte tecrübe artar, tecrübe arttıkça da, insanoğlunun nesilleri, olayları daha geniş bir perspektiften görme kabiliyeti kazanır. Afgani ve onun şakirtlerinin dönemine göre, elbette ki, aynı misyonun yolcuları daha ileri durumda olacaktır. Mesela bizim nesil, onların devrinde olmayan birçok olay yaşadı. Öncelikle iki dünya savaşı gördü ve Batı’nın ne kadar güçlü bir biçimde İslam’ın üzerine yürüdüğüne şahit oldu. Halbuki onların devrinde, Batı haktan görünerek İslam ülkelerini ele geçirmeye çalışıyordu. Yani, kendini saklıyordu. İslam dünyasını ellerine geçirip, kendi taklitçilerini müslümanlara yönetici ettikten sonra, vahşileşti Batı. Çünkü kendisi aradan çıkmış, maşaları kullanıyordu artık. Bu maşalar da yerli olduğu ve kahraman konumunda sayıldığı için, astığı astık, kestiği kestik oluyordu. Bir batılı adı George iken, Piyer iken, yahut Apostol iken İslam toplumlarına istediği baskı düzenini kuramaz. Çünkü toplum açıkça gördüğü düşmana karşı birleşir. Ama kendinden birinin karşısına dikilmesi zordur. Hele de kahramansa. Bu kahraman da istediği dayatmayı yapabilir toplumlarına. Biz bunları yaşamış bir nesiliz. Afgani ve onun yolunu izleyen ilk kuşaklar, böyle bilgilerden mahrumdular. Mahrum oldukları bilgiler kadar da hata etmiştirler şüphesiz.

Ayrıca, İslam’da hatasız kul olmaz. Yanılmayan yanlış ve yalnız bu kainatın ve içindekilerin yaratıcı Yüce Allah’tır.

Afgani’nin değilse bile, şakirtlerinin bazılarının fazla rasyonel oldukları söylenebilir. Buda kendisini yıkan Batı dünyasına bir şeyler anlatmak için tutulan bir yoldur ve hüsnü zan etmekteyiz onlara bu konuda.

Batı ile bir uzlaşı yolu bulmaya çalışmak hala geçerliliğini sürdürmektedir. Kabul ederiz veya etmeyiz. Ama kabul edenleri, şayet yaptıklarının gerekçelerini izah edebiliyorlarsa, kimsenin itham etmeye hakkı yoktur. Sadece yanıldıklarını söyleriz, görevimiz biter. Bir nevi otokritiktir bizim görevimiz. Müslümanı değerlendirmek, aynen kendi kendini yargılamak gibidir. Çünkü, müslüman müslümanın kardeşidir…

Afgani’ye yüzüncü ölüm yıldönümünde Allah’dan rahmet diler, günahlarını bağışlamasını niyaz ederiz ulu yaratıcıdan. Bu aynı zamanda kendimiz için istediğimiz şeydir.

Kaynak: Haksöz Dergisi – Sayı: 35/36 – Şubat/Mart 94