İRAN, BANKA VE CEMALLEDİN AFGANİ

Şaşırtıcıdır ki İslam’da hem en güçlü uyuşturma ve geriletme etkenleri ve hem de en güçlü tahrik ve ayağa kaldırma öğeleri aynı din alimleri topluluğunda bir arada bulunmuşlardır. islam tarihine bir bakın. Hilafet döneminde herkesten çok [Sünnilikte] ve Safeviler döneminde her zamankinden çok [Şiilikte], toplumu uyuşturmaya neden olan ve halkın zihinsel kavramlarla, duygularla, zararsız ve tehlikesiz kin ve tehlikelerle güç sahiplerinin, hilafetin ya da içinde bulunulan zaman kendilerinin malı olan herkesin çıkarına oyalanmasına yol açan etkenler de yine aynı grup ve toplumdandırlar. Çünkü din her güçten daha güçlüydü ve halkın düşünce ve inanışına her şeyden çok egemendi. Öte yandan, uyanış, hareket ve topluma bağımsızlık bağışlama etkeni, dıştan gelen düşünsel, kültürel, iktisadi ve siyasal saldırı karşısında direniş etkeni, kitleye hayat ve hareket bağışlama etkeni, bu din görünümlü tüm sapmalara karşı duruş ve direniş etkeni olan çehrelerin çoğunluğu, yine bu toplum ve grup içinden çıkmıştır.

Paris’teydim. Bizim grup başkanımız olan -elbette çoğu kez başkansız meskenlere başkanlık ediyordu- bir bey, “öğrenciler encümeni” adı altında bir toplantı düzenlemişti. İnsanı komplekse sürükleyen o çok aydın öğrencilerden biri laf üfürmekle meşguldü, “müslüman duymasın, kâfir görmesin” türünden jest ve tavırlarla! Konu, İran’ın tanınmasının ve sevgili vatanın sorunlarının araştırılmasının zorunluluğu idi; özdeş, bilimsel ve beş bin kilometre öteden direkt bir biçimde. Paris’in aristokrat kafelerinden birinde İran’ın köylü kitlesiyle temas kurulmalıydı [tıpkı Süveyş gölü kıyısında, İran’ın halk kültürünü ve mahalli dillerini derleyip araştıran Sayın Cemalzade gibi!].

Ruhaniliğin ve dinin İran’da ya da İslâm toplumlarında toplumun gerilemesinin ve duraklamasının en büyük etkeni olduğundan söz ediliyordu [sekiz-dokuz yıl öncesine aittir]. Sonra saldırmaya başladılar: “Din toplumu geriletti, düşünme ve akletmenin gelişmesini toplumun elinden aldı. Din genel olarak özdeş gerçeklerden, evrimden; hareketten ve uygarlıktan uzaklaştırmaktadır”. Başladılar 200 yıllık standart lafları söylemeye. Ben İran’dan yeni gelmiştim, kalkıp arz ettim: Ben sizin kadar aydın değilim, yeni geldim. Ben bu bilimsel ve oldukça felsefi konuları bilemem, fakat ben şu son yüz, yüz yirmi yıla bakıyorum, tarihe bakıyorum başından bu yana batıyla bütün askeri, siyasi ve iktisadi antlaşmalarda, hep doktorların, mühendislerin, Avrupa’da okumuşların, yani ‘bizler’in imzası bulunmaktadır, hiçbirinin altında hiçbir din adamının imzası bulunmamaktadır. Tümü Necef’e değil, Avrupa’ya gidenlerce imzalanmıştır! Bu bir yana, direnişçi çehreler olarak, ta başından beri, batının saldırıları karşısında, aslında sömürünün girişini sağlayan, saptırıcı yenileşme olgularına karşı savaşan ve hatta siyasal sistem, iktisadi sistem, üretim, pazar, hayat, toplumsal etiket, inanç, ideoloji, aydınlık adı altında ve bu deccal eşeğine yol açan çeşitli bahanelerle ortaya sürülen bütün iktisadi ve hatta ahlaki ve toplumsal semboller karşısında direnen kimselerin hepsi bu din adamları topluluğundan çıkmıştır. İlk başkaldırı, Tömbeki başkaldırısıdır. İlk başkaldıran çehre ise Mirza Hasan-ı Şiraz’dır ki o da bunlar arasından çıkmıştır. İran’a giren ilk sömürü ayağı bankaydı. Bankanın İran’a gelmesini öneren ilk kişiyse din karşıtı, yenilikçi bir aydındı -Mirza Mülküm Han- ve buna karşı duran ilk kişi de yine din adamları “arasından çıkan Seyyid Cemaleddin Afgani’ydi. Bu yüzden aynı toplumdan hem bozuk din yayılmış ve gerçek İslam’ı yok etmek ve halkı uyuşturmak için İslâm tarihi boyunca, hilafet döneminden tutun da sömürü dönemine varıncaya değin, aynı yerden destek alınmıştır. Sapma, kirlenme, zulüm ve dış tecavüz karşısında uyanış, sorumluluk, karşı duruş ve direniş etkenleri de yine bu merkezden baş göstermiştir. Öyle ki İslâm toplumunda gerçekleşen devrimler ve toplumsal hareketlerin her birinde iki olgunun yinelendiğini görürsünüz: Biri özgür, bilinçli ve sorumlu alim çehrelerinin çıkışı, ötekiyse bu değişimlerin asıl merkezi olarak ‘mescid’in faal merkeziliği, toplumcu ve halkçı yükümlülüğüdür. Bu yüzden “İslâm, halk ve zaman” üçgeninde düşünen ben ve benim gibilerin hem buraya olan umut ve imanları, hem de umutsuzluk ve inançsızlıkları artmaktadır! Bu yüzden ayırmak gerektiğine inanıyorum: Alim mi, ruhani mi? Alevi Şiiliğinde mi, Safevi Şiiliğinde mi? Bu farkı koymazsak hem gerçekliğe zulmetmiş, hem de yanlış karşısında akılsızlığa düşmüş oluruz. Bizse ne zalim ve haksız olmak istiyoruz, ne de ayırt etme yetisi olmayan ahmaklardan olmak istiyoruz!

Kaynak: Ali Şeriati, İslambilim, Sayfa 236, 237. 67 no.lu dipnot (Bilge Adam Yayınları, 2006)