İÇTİHAT KAPISI

Afgani, araştırmaksızın taklitten uzak durması ve bundan nefret etmesiyle tanınırdı. Bu nedenle kendisi görüşlerin en güzelini alır, zayıfını reddederdi. En doğru görüşü bulmak için araştırır, doğruya en yakın olan ve aklın kabul ettiği görüşü alırdı. Bir gün Afgani’nin meclisinde Kadı İyaz’a ait bir görüş nakledip onu hüccet olarak aldılar. Bu görüşe öyle şiddetle tutundular ki onu, batılın hiçbir şekilde karışmadığı vahiy seviyesine çıkardılar.

Bunun üzerine Afgani şöyle dedi: Sübhanallah! Kadı İyaz bu görüşü dile getirirken, aklının kavrama kapasitesini ve anlayışının seviyesini ve döneminin gereklerini dikkate alınıştır. Başkasının hakikate, Kadı İyaz ve diğer imamlarınkinden daha yakın, daha tutarlı ve daha doğru hir görüşü ifade etme hakkı yok mudur?

Birtakım insanların görüşleriyle yetinip kalmak mı gerekir? Onların kendileri bile, seleflerinin görüşleriyle yetinip kalmamışlar, aksine akıllarına tam bir serbestlik vererek hüküm vermişler, görüş beyan etmişler, o ilim okyanusuna kovalarını salmışlar ve kendi dönemlerine uygun ve kendi nesillerinin akıllarına yatkın hükümler çıkarmışlardır. Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir.

Bunun üzerine şöyle dendi: Üstadın sözlerinden anlaşılan o ki, Kadı İyaz veya ondan önceki imamlar bir görüş beyan ettiler mi, onlardan sonra gelen birinin, onların görüşüne uysa da uymasa da kendisine uygun gelen bir görüşü benimsemesi caizdir. Böyle bir görüşün içtihada ihtiyaç duyacağı gizli değildir ve Ehl-i sünnete göre içtihat kapısı, şartlarının zorluğu sebebiyle kapalıdır.

Afgani derin bir nefes aldı ve şöyle cevap verdi:
İçtihat kapısı kapalıdır, ne demektir? İçtihat kapısı hangi nasla kapatıldı? Ya da hangi imam “Benden sonra hiçbir Müslümanın dini anlamak veya Kur’an ve sahih hadisin rehberliğiyle doğru yolu bulmak veyahut gayret edip Kur’an ve hadis fıkhını geliştirmek, kıyas yoluyla çağdaş bilimlere, zamanın ihtiyaçları ve hükümlerine uygun, nassın ruhuna ters düşmeyecek hükümler çıkarmak için içtihat etmesi gerekmez” demiştir?

Allah Muhammed’i kendi Arap kavminin diliyle peygamber olarak gönderdi ki, onlara belletmek istediğini belletsin ve kendilerine söylediklerini anlasınlar. Nitekim Kuran’da şöyle buyurulmuştur: “Biz her peygamberi ancak kendi milletinin diliyle gönderdik” (İbrahim 14/4), “Biz onu akledesiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf 12/2|. Yine başka bir yerde de “Biz onu akledesiniz diye Arapça Kur’an yaptık”. [Zuhruf 43/3]53 buyurulmuştur.

Görülen o ki, Kur’an ancak anlaşılmak, manaları üzerinde akıl ile düşünmek, hüküm ve maksatlarını anlamak için çalışmak üzere indirilmiştir. Arap dilini bilen, deli olmayıp akıllı olan, selefin hayatına vakıf olan, icma yöntemlerini, doğrudan veya kıyas yoluyla nastan çıkarılan hükümleri ve sahih hadisi bilen kimsenin, Kur’an hükümleri üzerinde düşünmesi, yoğunlaşması, tetkik yapması ve bu hükümlerden ve sahih hadislerden kıyas yöntemiyle hükümler çıkarması caizdir.

Hiç şüphem yok ki, Ebû Hanife, İmam Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel’in ömürleri uzatılıp günümüze kadar yaşamaları sağlansaydı, mutlaka gayretli çalışmaları ve içtihatlarına devam ederler, her mesele için Kur’an’dan ve hadisten ayrı ayrı hükümler çıkarırlardı. Derinleşmeleri ve yoğunlaşmaları arttıkça, anlayışları ve kavrayışları da artardı.

Evet, o ulu imamlar ve ümmetin büyükleri içtihat etmekle doğru olanı yaptılar. (Allah kendilerini ümmet adına hayırla mükâfatlandırsın). Fakat onların Kuran’ın bütün sırlarını kuşattıklarına ya da bunları eserlerine kaydedebildiklerine inanmamız doğru değildir. Gerçek şu ki, onların parlak ilimlerinden, araştırma ve içtihatlarından bize ulaşanları, Kur’an ve sahih sünnetin içerdiği ilimlere oranla ancak deryaya göre bir damla veya tüm zamana göre bir saniye gibidir. “Lütuf, Allah’ın elindedir. Onu kullarından dilediğine verir” Allah, onlara bilmediklerini öğretmiştir.

Kaynak: Cemaleddin Afgani’nin Hatıraları, 3. Baskı, Sayfa 140, 141