DÜCÂNE CÜNDİOĞLU İLE RÖPORTAJ

Cemaleddin Afgani (1838-1897) gibi, Çağdaş İslâm Düşüncesi’nin şekillenmesinde belki yazdıklarıyla değil ama kısa ömrü içerisinde yaptıklarıyla; yetiştirdiği, yönlendirdiği ve etkilediği insanlarla büyük işlevler ifa etmiş İslami bir şahsiyeti -vefatından 97 yıl sonra- gündeme getirmekle Hak Söz dergisinin bir hakşinaslık örneği göstermiş olduğunu belirtmem gerekir. Belirtilmesi gereken bir diğer husus ise, yöneltilen sorular içerisinde birtakım ‘yorumlar’ın bulunuyor olması nedeniyle, soruların yönlendirici olmaktan öte, verilecek cevapları ‘belirlemek/sınırlamak’ ve daha doğru bir deyişle ‘etkilemek’ gibi bence mahzur teşkil edecek bir vasıf taşımakta oluşudur ki haliyle verdiğimiz cevaplarda, sorularda mündemiç bu gibi yorumları da değerlendirme kapsamına almak zorunda kaldık. Böyle davranmakla usûle aykırı davranmış olmadığımızı ümit ederiz.

1- Avrupa sömürgeciliğinin İslam coğrafyasına yöneldiği 17, 18. ve 19. yüzyıllarda İslam toplumunun büyük ölçüde tevhidi bilincin sosyal boyutunu yitirdiği inancındayız. Sizce 19. yüzyıl İslam coğrafyasında tamamen somut hale gelen sosyal ve kültürel çözülme ve sömürgeleşmeye yatkınlık karşısında yeniden yeşermeye başlayan İslami uyanış ve direniş hareketine Cemaleddin Afgani’nin sağladığı katkıların tarihi önemi nedir?

“İslâm toplumunun (XVII., XVIII. ve XIX. yüzyıllarda) büyük ölçüde ‘tevhidi bilincin sosyal boyutu’nu yitirdiği” ifadesiyle ne denilmek istendiğini, tüm samimiyetimle itiraf etmeliyim ki anlamış değilim. Şayet ‘İslâm toplumunun tevhidi bilincin sosyal boyutunu yitirmesi’yle kastedilen, bu yüzyıllarda Osmanlı imparatorluğunun bünyesinde yer alan toplulukların teker teker bu bünyeden ayrılmaya başlamaları ve ümmet kavramının yerini Ulus kavramına bırakma sürecini başlatmalarıysa, daha meşhur bir tabirle bu tesbit, o yüzyıllarda İslâm dünyasının toplumsal açıdan çözülmesine işaret amacı taşıyorsa, bilinmelidir ki müslüman toplulukların imparatorluk bünyesinden kopuşlarının, hiçbir surette ‘tevhidi bilincin sosyal boyutu’yla(!) bir alâkası bulunmamaktadır. Bu kopuşun sebepleri, öncelikle siyasi, askeri ve iktisadi: sonuçları ise kaçınılmaz olarak sosyal ve kültürel niteliklidir. Ümmet’in çeşitli imparatorluklar ve devletler dahilinde süregelen fikir hayatının bilinen mânâda bir birliktelik arzettiğini .söylemenin zaten mümkün olmadığı tarihen sabittir. Fiili birlikteliğe gelince, İslâm tarihi boyunca imparatorluklar dahilinde siyasi ve askeri, devletler/devletçikler dahilinde ise sosyal ve kültürel mahiyette bir birlik (=vahdet) söz konusu olmuştur ve bu birliğin hâkim unsuru -sosyo-ekonomik yapının gereği- tebâ ve hatta ulema değil, bilakis umera’dır.

Vasatı bu şekilde tesbit ettikten sonra, söz konusu ettiğimiz sebeplerin tevlid etmiş olduğu ‘sosyal ve kültürel çözülme ile sömürgeleşmeye yatkınlık karşısında, Cemaleddin Afgani’nin yeşeren İslâmi direniş hareketine sağladığı katkılar’ın sağlıklı olarak ele alınabileceğini düşünüyoruz.

Afgani, çok uzun sürmemiş olan hayatı boyunca zekasının kıvraklığına ve tefekkür ufuklarının derinliğine, hatta böylesine bir zekayı ve muhakeme kabiliyetini besleyen engin birikimine rağmen, geride, iki kitap dışında (birkaç makalesi istisna edilirse) yazılı bir şey bırakmamıştır. Afganistan Tarihi adlı eserini okumadım ve zaten mütedavil de değildir. Bunun dışında Hakikat-i Mezheb-i Neyçiri ve Beyan-ı Hâl-i Neyçıriyân’ (Arapça’ya er-Reddu alâ’d-Dehriyyin. Osmanlıca’ya er-Reddu alâ’l-Maddiyyin, Türkçe’ye Tabiatçılığa Red, İngilizce’ye The Truth abaut the Neicheri Sect and an Explanation of the Neicheris adıyla çevrilmiştir) adlı bir risalesi daha vardır ki bu risalenin temel vasfı da -hem metnin kendisinden, hem de tilmizi Abduh’un Arapça çeviriye yazdığı önsöz’den de anlaşılacağı üzere- siyasi’dir. Nitekim Urvetu’l-Vuska’nın da siyasi bir dergi olduğu bilinmektedir. Bütün bu özellikleri dikkate alındığında hiç çekinmeden söyleyebiliriz ki merhum Afgani’nin başlıca katkısı ve kanaatimizce başarısı, -mevcut vasata da uygun olarak- âdeta dört-bir yandan kuşatma altına girmiş olan İslâm coğrafyasındaki huzursuzlukları, kıpırdanmaları bilinçli bir direnişe, ciddi bir karşı koyuşa dönüştürebilmiş olmasında aranmalıdır. Nitekim içteki gafillerin, Afgani’niye niçin bu kadar önem verildiğini bir türlü anlayamamalarının, buna mukabil İslâm düşmanlarının da onu niçin bu kadar tehlikeli bulduklarının sebeb-i hikmeti budur. Dolayısıyla Afgani hakkında yapılan Batılı araştırmaların (ve dolayısıyla menfi propagandaların) altında yatan gerçek, bu cevval Afgani’nın vefatından sonra bile kendileri için bir tehdid oluşturuyor olmasından başka birşey değildir. Çünkü kavmini ve mezhebini bile doğru-dürüst tayine muvaffak olamadıkları bu Afganlı, İslâm ümmeti’nin o karanlık ve biçare günlerinde, şuursuz yığınları, belli bir istikameti olmayan kıpırdanmaları, gücünü sahih bir İslâm anlayışından alan, ne istediğini bilen, istikametini tayin etmiş şuurlu kitleler haline getirmek istemiş ve büyük ölçüde de bu kıvılcımı ateşlemişti. İşte onun bu hususiyetinin, Batı’daki Afgani isminden kaynaklanan tedirginliği -kısmen de olsa- izah ediyor kanaatindeyiz!

O kendi döneminde, Batı’nın ve ihanet içerisindeki taraftarlarının ümmet’in başına getirdiklerinin ve getireceklerinin farkında olan az sayıdaki düşünürlerden biriydi ve bu nedenle -belki de kaçınılmaz olarak-siyasi vahdeti, fikri vahdetin önüne almıştı. Bu bakımdan günümüz müslümanlarının, Afgani’yi gözümüzde faziletli kılan ve fakat aynı zamanda da onun zaafını teşkil eden bu yönünü, İslâmi mücadelenin niçin hâlâ siyasi bir tepki ve direniş vasfıyla partikülarize olduğunu anlamak bakımından değerlendirmeleri gerekmektedir. Belki de Afgani’nin takip ettiği mücadele tar­zının tarihi anlamı, bu paradoksun çözümünde ifadesini bulacaktır.

2- Afgani’nin, özellikle yaşadığı dönemdeki müslümanların düşünce örgüsü gözetildiğinde İslam’ın özüne dönüş, Kur’an’a yöneliş ve imanı amelleştirme çağrısının değeri ne anlam ifade ediyor?

Afgani’nin ‘İslâm’ın özüne dönüş, Kur’an’a yöneliş ve imanı amelleştirme’ şeklinde tavsif edilebilecek bir çağrıda bulunmuş olmasının ne anlam ifade ettiğini söyleyebilmek için, öncelikle gerçekten böyle bir çağrıda bulunup bulunmadığı hususunda bir ittifakın olması gerekir. Kanaatimizce böyle bir söylem, ancak bazı kayıtlarla birlikte Afgani adına takdim edilebilir.

  1. ‘İslâm’ın özüne dönüş’ çağrısı, bu öz’ün genel geçer (hiç değilse çağrıyı yapanlarca ortaya konulmuş) bir tanımının olması halinde bir değere sahiptir. Sözgelimi günümüzde gelenekçi olduklarını söyleyen çevrelerin, gelenek’ten ne anladıkları meçhuldür ve gelenek diye atıf yaptıkları ‘şey’, sadece şimdi’nin (=modern’in) öncesidir, içi boştur. Dolayısıyla kendisine dönülecek Öz ortaya konulmadıkça, ne olduğu (mahiyeti) ve nasıl dönüleceği (keyfiyeti) meçhul bir çağrının, slogan hizmeti görmekten öte bir değeri olmaz. Ancak Ümmet’in kıblesinin Batı’ya kaymaya başladığı bir dönemde yapılmış olan ‘öze dönmek’ çağrısı, kanaatimizce kıble’yi (bizi biz yapan her şeyi) muhafaza endişesinden ibarettir. Nitekim Afgani’nin entellektüel jargonunu inceleyecek olanlar, orada Batı dışında her şeyin, herkesin bulunduğunu ve çağrı’nın siyasi bir değer taşıdığını göreceklerdir.
  2. ‘Kur’an’a yöneliş’ten söz edildiği her dönemde, Kur’an kelimesi belli bir tarzın değil, sadece bir ilke’nin ifadesi olmuştur. Bu bakımdan bu çağrı -bugün olduğu gibi- parantez içine alınabilecek bir perspektife işaret ediyor değildir. Abduh’un, Reşid Rıza’nın ve benzerlerinin çalışmaları gözönüne alınmaksızın, sadece Afgani’den hareketle bu çağrının içinin doldurmaya çalışmak beyhudedir.
  3. ‘İmanı amelleştirme’ şeklinde formüle edilen tavır alış, bilindiği gibi Emeviler döneminde ve sonraki yıllarda İslâmi hayatı ve prensipleri terkeden idarecileri ve buna ses çıkarmayan/çıkaramayan halkı uyarmanın bir ifadesi olmuş ve sonra kelâmi bir mahiyet almıştır. Aynı sorunları yaşamak durumundaki her İslâmi cereyanın ve başındakilerin bu formül etrafında oluşan zengin literatürden istifade etmeleri tabiidir ve Afgani’nin yapmaya çalıştığı da bundan ibarettir. Nitekim idare-i maslahatçı ulemanın her defasında rejim aleyhtarı akımları Haricilikle, kendilerini ise Sünnilikle niteleyerek söz konusu literatürü tersinden kullandıkları malumdur.

Netice itibariyle bu üç ilkenin de içinin doldurulmasının, yerine getirilmesi gerekli bir vecibe olduğu muhakkaktır.

3- Afgani ve Abduh tarafından çıkartılan, Urvetu’l-vuska Cemiyeti tarafından finanse edilen ve İslami dergiciliğin ilk örneğini oluşturan Urvetu’l-Vuska dergisinin 19. yüzyılda İslami mücadeleyi yükselten, müslüman topluluklar arasında iletişimi sağlayan bir medya aracı olarak kullanılmasının sınırlar ötesi önemi, daha sonraki İslami hareketler tarafından ne kadar kavranabilmiştir?

Urvetu’l-Vuska müslümanların ortak dilini kullanıyor ve ortak sorunlarını dile getiriyordu. Bir derginin sınırlar ötesi önemi ise, ulus devletin değil, imparatorluğun gölgesi altında bir anlam ifade eder. Üstelik İttihad-ı İslâm cereyanının revaçta olduğu bir dönemde ve hatta payitahtın resmi politikası iken, kıtaları aşmak (sınırlan değil) daha kolaydı. Bugün İttihad-ı İslâm’ı, değil bir siyasi gaye olarak dile getiren, öylesine bir arzu olarak dahi tasavvur edebilen kaç müslüman var yeryüzünde? Ulus devletlerin zihinlerin işleyişini belirlediği, resmi dillerin ulusal olmakla tanımlandığı bir dönemde, ‘dünya müslümanları birlesiniz’ diyecek bir dergi, ne gariptir ki çoğu müslüman tarafından yöneltilecek olan bölücülük suçlamasıyla karşı karşıyadır. Çünkü artık istiklal (=azalma istemi) tedavüldedir.

4- Afgani bid’at, hurafe, mezhep taassubu, istibdat ve kaderciliğe karşı çıkışı ile geleneksel din anlayışına; Batı işgalciliğine, Aligarh Hareketi’ne yönelttiği eleştirilerde görüldüğü gibi emperyalizmle uzlaşmaya ve pozitivizme karşı çıkışıyla da Batıcılığa, güncel ifadesiyle modernizme tavır alıp ıslahatçı – inkılapçı bir tevhidi mücadele çizgisini yükseltme çabası içinde olmuştur. Ancak dün Afgani’nin örneklendirdiği kimliği İslami mücadele kadrolarının gözünden düşürmek için türlü iftiralarla suçlayan İngiliz ve Fransız entelijansiyasının onun hakkında düzmece belgeler neşrettiklerini müslüman araştırmacılar ortaya çıkarmışlardır. Bugün de bu ithamlar sürmektedir. Bunun yanında Afgani’nin bazı entellektüeller tarafından “modernistlik”, “resmi İslamcılık”, “işbirlikçilik” suçlamaları ile değişik bir açıyla itham edilmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Afgani’nin bid’atlara, hurafelere, mezheb taassubuna ve kaderciliğe karşı çıktığı doğrudur. İstibdad ile o dönemdeki idarecilerin halk ve ulema üzerindeki tahakkümü kastediliyorsa, bu da doğrudur. Kendisinin hükümdarları karşısına değil, yanma alan bir siyaseti makul gördüğü ve demokrat olamayacak bir yaşta bulunduğu tartışılabilirse de şurası muhakkak ki ‘geleneksel din anlayışı’ Afgani’nin bilmediği bir kavramdı. Emperyalizm’e ve pozitivizme elbette karşı çıktı, dolayısıyla Batıcılığın da hep karşısında oldu, bütün bunlar doğru! Ne var ki o asla Modernizm’e karşı bir tavır alış içerisinde olmadı/olamadı. Bugün Afgani’yi -hiçbir İlmi ve tarihi değeri olmayan birtakım yakıştırmalarla- Resmi İslâm’ın, Abduh’u da Sivil İslâm’ın sözcüsü olarak tanımlamaya çalışmak ne kadar gereksiz ve üstelik o denli de saçma ise, aynı şekilde terakkiperver olan, olmak zorunda kalan Afgani’yi anti-modernist göstermek de o denli lüzumsuzdur, hatta yanıltıcıdır. Afgani’nin ne modernist, ne de anti-modernist olmadığını, bu kavramları kullanmayı marifet sayan lafazanların dilinden öğrenen kimselere anlatmanın zor olduğunu biliyor ve sadece müsbet ya da menfi her şablonun herkese olmayacağını hatırlatmakla yetiniyorum.

Afgani hakkındaki suçlamalara gelince, bunların çoğu maksatlı şekilde uydurulan, değilse yanlış ve kasıtlı olarak böyle yorumlanan, dolayısıyla bir değeri olmayan yakıştırmalardır. Bu tür yakıştırmaların Abdulqadir el-Bağdadi’nin el-Farq beyne’l-Fıraq adlı eserinde Cehm b. Safvan için yaptığı şu suçlamadan hiçbir farkı yoktur ve o denli de insafsızcadır: ‘Onun rezilliklerinden biri de silah taşıması ve Sultan’a karşı savaşmasıydı’.

5- Bugün Cemaleddin Afgani’nin tezlerini tahkik ve tashih ederek sahiplenenlerin çizgisinin Kur’an’ı bir yaşam biçimi olarak anlamak konusunda daha olumlu düzeylere ulaştığı kanaatindeyiz. Cemaleddin Afgani’nin faaliyetlerini kendi ortamı içinde ve o ortamı besleyen fikri arka planı düşünerek değerlendirdiğinizde Afgani’nin eksiği ve yanlışı olarak gördüğünüz hataları nelerdir? Ve bu hataları yine kendi şartları içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Afgani’nin tezlerini tahkik ve tashih ederek sahiplenmek” ile “Kur’an’i bir yaşam biçimi olarak anlamak” arasında ne tür bir illiyet bağı olduğunu doğrusu kestirebilmiş değilim. Ancak böyle bir ifade, sözü edilen kimselerin Kur’an’a dair bilgilerini siyasi zemine taşımak gibi bir aktivite içine girmeleri anlamına geliyorsa ve bu aktivite de sırf bundan dolayı ‘Kur’an’ı bir yaşam biçimi olarak anlama’ya tekabül ediyorsa, o zaman burada vurgulan kesinleşmiş/keskinleşmiş bir politizasyon sürecine atıf var demektir ki gelinen noktanın dozu kaçırmamak kaydıyla olumlu olduğu fikrine şahsen iştirak etmekteyim.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, Afgani kendi döneminde, Batı’nın ve ihanet içerisindeki taraftarlarının Ümmet’in başına getirdiklerinin ve getireceklerinin farkındaydı ve bu yangının alelacele söndürülmesi gerektiğine inanıyordu. O bir düşünür gibi davranmadı, davranmaya da çalışmadı ama yine de düşünürleri dahi etkileyecek bir birikime ve karizmaya sahip idi. Fikirlerini, inançlarını, sevdalarını kağıtla-kalemle ifadeye tahammül edemeyecek kadar acelesi vardı, bu yüzden bunları doğrudan insanların zihnine yazmayı denedi, başardı da. İncil’de ‘sen onları meyvelerinden tanırsın’ denir. Bu söz belki de en çok Afgani için doğrudur ve bu bakımdan Afgani’den çok, yaptıklarının sonucuna bakmak gerekir. O her dava adamı gibi acilciydi, hem de faaliyetlerinin neticesini hemen almak, yaşarken görmek isteyecek kadar. Bu nedenle Abduh’un ikazlarına kulak bile asmadı ve Akif’in deyişiyle ‘bir inkılab istiyorum’ dedi; ‘hem de çabucak!’ Bence Afgani’nin zikre değecek tek hatası da bu oldu: ‘acele etmek!’

Ancak belirtmek gerekir ki yine de burada stratejik bir hata söz konusu değildi; yani Afgani aslında iki yoldan birini seçmedi; zaten onun önünde bir yol vardı ve sadece o yolda yürüdü; tek kelimeyle o, mizacına uygun olanı yaptı, o kadar! Ruhu şad olsun!

Kaynak: Haksöz Dergisi – Sayı: 35/36 – Şubat/Mart 94