DARLIK YAŞANMADAN FERAHLIK OLMAZ

Yeni bir çalışmaya muhtacız.

Bu sayede ruhlar ve bedenler üzerinde egemen olan birinci hâkimin -ki bu ‘din’dir- gerçek anlamı konusunda sahih bilgi ve yeni bir anlayışla yeni bir nesil yetiştireceğiz. Farklı görüşlere sahip çeşitli din mensuplarını tek bir görüş etrafında birleştireceğiz ve vatanın yaşaması uğruna ölümü göğüslemek için azmimizi bileyeceğiz.

Bunu birtakım cemiyetler yerine getirecektir. Bu cemiyetlerin idaresini de, izzet-i nefis sahibi, hiçbir hükümdarın kapısını çalmayacak, olaylar tarafından sarsılmayacak, tehditlerin azimlerini kırmayacağı, makam vaadinin kendilerini aldatmayacağı, ticaret ya da kazancın kendilerini işlerinden alıkoymayacağı yönünde kendi kendilerine söz veren, vatanın esaretten kurtulması uğruna bütün güçlük ve zorlukları asıl kazanç, bunun aksini ise zarar gören insanlar üstlenecektir.

(…)

Derler ki, İhtiyaç, icadın anahtarıdır. Muhammed Mustafa da “Darlık artarsa, rahatlama olur” buyurmuştur. Buna göre kriz gayreti doğurur. Zayıf kişiden, ancak umudunu yitirdiğinde bir şeyler umulur. Darlık yaşanmadan ferahlık olmaz. Zifiri gece karanlığı geçmeden fecir doğmaz.

Gördüğüm kadarıyla Doğu’nun fecrinin doğması pek yaklaşmıştır. Zira Doğu’da ortalık iyice kararmıştır. Bu darlıktan sonra sadece ferahlık vardır. Allah’ın yarattıkları hakkındaki kanunu budur.

Karanlık ne kadar etrafı sararsa sarsın, mutlaka bir gün açılacaktır.
Dünya ne kadar karanlıkta kalırsa kalsın mutlaka fecir doğacaktır.

Evet. Mutlaka o ferdî hayat, dinçlik ve uyanış öğeleri taşıyan bahar rüzgârı gelecek ve en derin cehaletin içinde bulunan milletlerin üzerine esecektir. Ümmet bu havayı teneffüs ettiğinde derhal uykusundan sıçrayacak, yeryüzünün bütün memleketlerini kendine boyun eğdirip fethedecek ve adaletle dolduracaktır. Bu rüzgâr, Irak’ta Harun-ı Reşid ve Memun’u, Şam, Endülüs ve Doğu’nun sair devletlerinde başka liderler ve dahiler, yetiştirdi, büyük bilginlerden üstatlar ve devler çıkardı.

Tekrar diyorum ki, evet, bu bahar rüzgârının mutlaka esmesi gerekir. Zira o bu memleketlerden, bu topraklardan çekildikten sonra buralar zillet uçurumlarına yuvarlandı ve dinamizmi tembelliğe, ilmi cahilliğe, hükümranlığı da gerçekten şekle dönüştü. Bu sebeple mutlaka devranın dönmesi ve bir kere daha Doğu’ya uğraması, bu sayede akılların dinamizm kazanması, kaybolan şerefin yeniden elde edilmesi için azimetlerin bilenerek inkişaf etmesi ve Allah’ın izniyle, tembellik zaviyelerinden ulu insanların çıkması zorunluluk halini aldı.

Sonra sözlerine şöyle devam etti:
Bildiğimiz gibi, Doğu’daki hastalığın sebepleri ve mikropları Batı’nın tamahlarından kaynaklandı ve Doğuluların tembellik kapısından içeri girdi. Bunlar birkaç ana meselede toplanmaktadır.

Yıkıcı yabancı unsurlar ilk ortaya çıktıklarında etkileri az, kontrolleri kolay ve onlara karşı hoşgörülü davranmak zararsız gibi gözükür. Bu. milli dili zayıflatmak, aşama aşama milli eğitimi yok etmek. Arapça. Farsça veya Urduca dilinde tevarüs edilen edebiyatları bulunmadığı gibi tarihlerinde de zikre değer bir şerefin olmadığı iddiasını dillendiren Doğuluları canlandırmak amacına yönelik ilginç, bir üsluptur.

Hamiyetsiz Doğulu için en büyük şeref kendi milli dilini duymaktan nefret etmesi ve onu güzel konuşamadığını söyleyerek bununla kıvanç duymasıdır. Onun, beşer idrakinin ulaşabildiği konularda elde ettiği bütün bilgi, öğrendiği yabancı dilde edebiyat parçalamaktan ibarettir!

Sonra şöyle devam etti:
Ben bizzat böyle gülünçlüklere ve ağlanacak hallere tanık oldum. Muhtelif milletlere mensup birkaç Doğulunun hitabet kürsülerine çıkıp, ülkelerinde ganimet peşinde olan Batılılara yaranmaya çalıştıklarını, bu yüzden kendi milletlerinin ve dillerinin bütün erdemlerini inkâr ettiklerini, yabancı kelimelerle nağme yaptıklarını ve yabancı dil parçaladıklarını gördüm. Kullandıkları cümleler, ülkelerini işgal eden yabancının yanında kendilerine birazcık geçimlik sağlama imkânı vermesi muhtemel methiyelerle doluydu. Böyle kimseler mutlaka uzak bir yere atılacak ve o vakit onları ne yabancılar koruyup kollayacak ne de vatan kabul edecektir.

Dili olmayan bir milletin birliği olmaz. Edebiyatı bulunmayan bir milletin dili olmaz. Tarihi olmayan bir milletin ağırlığı olmaz, içlerinden tarihlerinde yetişmiş üstün şahsiyetlerin eserlerini koruyup yaşatacak, onlar gibi çalışacak, onların minvali üzerine geleceklerini dokuyacak erler çıkmayan bir ulusun tarihi de olmaz.

Bütün bunlar “Vatan”la başlayan, “Vatan”la devam eden ve “Vatan”la biten millî eğitime bağlıdır!

Vatan, Doğuluların anlayışında “2+2=4” şeklindeki matematik kuralı gibi olmalıdır. Bu durumda mezhepler veya fırkalar da onu ne kendilerine mal ederler ne de yok etmeye çalışırlar.

İşte vatan budur ve milli eğitim bu şekilde olmalıdır.

Kaynak: Cemaleddin Afgani’nin Hatıraları, 3. Baskı, Sayfa 108-111.