CEMALLEDİN AFGANİ’NİN II. ABDÜLHAMİD HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

Nasıruddin’e karşı son derece öfkeli olup ona ve despot yönetimine karşı kin kusuyordu. Her gittiği mecliste onu şiddetle eleştiriyordu. Derken İran sefiri Sultan Abdülhamid’e özel bir mektup sunarak, Afganî’nin bu karalamalarına son vermesini istedi. Aynı gün Afgani Sultan’ın huzurunda idi ve Sultan son derece nazik ve duyarlı bir üslupla Afgani’nin Şah’ı eleştirmekten vazgeçmesini ve geçmişte olanları unutmasını istedi. Afganî’nin elinde bir tespih vardı. Onu avucunun içine toplayarak yüksek sesle “Müminlerin emirinin işaretine uyarak şu andan itibaren ben Şah Nasıruddin’i affettim” dedi.

Orada hazır bulunanlar, Afganî’nin bu üslupla konuşmasını yadırgadılar. Fakat Afganî onların yadırgamalarına ve sözlerine aldırış etmedi. Çünkü kendisinin affetmeye hakkı olduğuna ve affettiğine inanıyordu.

Afganî her zamanki gibi, Sultanın yanından çıkıp baş mabeyincinin odasına girdi. Serkarin kibarca kendisine şöyle dedi: Seyyid hazretleri, Sultan, size gösterdiği hürmet ve saygıyı daha evvel hiç kimseye göstermedi. Bugün sizin, onun huzurunda elinizdeki tespihle oynayıp, kendisiyle garip bir üslupla konuştuğunuzu gördük.

Afganî buna şöyle cevap verdi: Sübhanallah! Yüce Sultan milyonlarca ümmet ferdinin mukadderatıyla kendi kişisel arzusuna göre oynarken itiraz eden çıkmıyor da, Cemaleddin’in kendi tespihiyle dilediği gibi oynamaya niçin hakkı olmuyor? Serkarin onun böyle konuşmasının birileri tarafından Sultana jurnallenmesinden endişe ederek hemen hızlı adımlarla odasını terk etti.”

Sultan Abdülhamid, kendi asrının seçkin (devlet) adamlarından dördüyle birden tartılsaydı, zekâ, deha, siyaset ve özellikle sohbetine katılanları kendisine bağlama becerisi bakımından mutlaka onlara ağır basardı. Onun, Batılı devletler tarafından saltanatının önüne çıkarılan engelleri kaldırdığını, ister kral, ister emir, ister vezir, isterse sefir olsun muhalifini, ortaya koyduğu delillerle kendisi, hayatı ve güttüğü siyasetinden memnun ve ikna olmuş halde huzurundan çıkardığını görmemiz bizi şaşırtmamalıdır. Fakat maalesef büyük adamın eksiği de büyük olmaktadır. Hükümdarların en büyük eksiklerinden biri de korkaklıktır.

Sultan’a ne zaman meşrutî, yani “İşleri aralarında şûra iledir” nassı [Şûra 42/38) gereğince uygulanan şûra yönetiminin erdemlerinden bahsedip bunu ilk uygulayan sistemin İslâm olduğunu belirttiysem, söylediklerimi büyük bir rahatlık içinde kabul ettiğini gördüm. (“İşleri aralarında şura iledir” nassı gereğince uygulanan şûra yönetimini kastetmektedir).

Siyasetin inceliklerini ve Batılı devletlerin amaçlarını bildiğini, saltanatında belirecek her çatlak için bir çıkış yolu hazırladığını gördüm. Beni en çok dehşete düşüren şey ise, Avrupa’nın, (Osmanlı vilayetlerine karşı tehlikeli ve gerçekleşmesi muhakkak bir plan üzerinde birleşmelerini önlemek için hazırlamış olduğu gizli planlar ve etkili araçlar oldu. Planına göre Osmanlı saltanatının parçalanması ancak bütün Avrupa’yı kasıp kavuracak bir tahriple mümkün olacaktı.

Abdülhamid Avrupa devletlerinin Osmanlı saltanatını sarsıp iç işlerine müdahale için kullanmak ve neticede memleketi parça parça parsellemek amacıyla tuzak olarak ihdas ettiği küçük Balkan devletleri konusunda da son derece uyanıktı. Her ne zaman Avrupa, Balkan devletlerini Osmanlıya karşı savaş ilan etme fikrinde birleştirse, Sultan hayranlık verici dehasıyla erken davranıp, onların attığı düğümleri çözüyor, üzerinde birleştikleri fikir ve planı bozuyordu.

Mesela Bulgarlar, güçlerinin büyüklüğü ve prensleri Ferdinand’ın dehasına rağmen Abdülhamid’in emrine boğun eğdi. Prensleri Osmanlı sembolü (fes) giymiş, mareşallik rütbesiyle iftihar edip Cuma selamlığında devletin müşirleriyle birlikte saf tutmuştur.

Karadağ prensi Nikolay ise Sultan Abdülhamit nezdinde, kurtuluşu ancak babasından bekleyen bir çocuk gibi muamele görürdü. Ne zaman harçlığının azlığından yakınıp, basit bir borçlanma için kefalet talep etse, Sultan hemen istediğini kendisine karşılıksız ve senetsiz olarak gönderirdi. İtalya veliahdıyla (şimdiki kral) evlendirdiği kızının çeyizini çoğunlukla Sultan Abdülhamid’in cebinden karşılamıştır. Diğer Balkan devletlerinin bu ulu sultanla ilişkileri de böyleydi.

Sultan Abdülhamid’in siyaset ve tedbirinden bunalan Avrupa, Balkan devletlerinin çoğundan umudunu kesince gizli desiselerle işlettiği planın yönünü değiştirdi. Bütün gayretlerini, küçük devletlerden hayal dünyası en dar, ama gurur ve azgınlığı en büyük olanını; Yunan devletini kandırmaya yöneltti.

Yunanlar, Sultan Abdülhamid’e savaşın hezimetini tattırmak için Osmanlı Devleti’ne karşı hırlamaya başladılar.

Sultanda gördüğüm uyanıklık, aşırı ihtiyat, Avrupa’nın tuzaklarını boşa çıkarma yolunda gerekli olan bütün hazırlığı yapma, iyi niyet ve (bütün Müslümanların kalkınması anlamına gelen) devleti kalkındırma istidadı, beni, kendisine elimi uzatıp hilafet ve hükümranlık makamı için biat etmeye itti. Bunu yaparken kesin olarak biliyordum ki, Doğu daki İslâm memleketlerinin Avrupa’nın tuzaklarından, onu zayıflatıp parçalama, sonra da birbiri ardınca yutma çabalarından kurtulması, ancak uyanıklık, umumî bir uyanış ve büyük halifenin bayrağı altında birleşmesiyle mümkündü.

Sultan, Afganî’ye ilgi ve ikramını sürdürdü. Bu konuda desise ve fesatların hiçbir etkisi olmadı. Ta ki Afgani bir gün gaflet edip İstanbul’da bulunan ve Seyyid’in yanına gelip giden Mısırlı kardeşlerden biri için Sultandan rütbe terfii ve maaş artışı talep edene dek. Sultan onun bu talebini yerine getireceğini vaat edince Afgani koşup ilgili şahsa, isteğinin yerine geldiğini müjdeledi.

Ancak günler geçtiği halde henüz bu talebine ilişkin bir irade-i seniyye çıkmamıştı. Bunun üzerine Sultan’a mektup yazıp vaadini yerine getirmesini talep etti, fakat boşa bekledi. Derken Afgani öfkeyle patladı, meseleyi büyüttü ve bir yazıyla, kendisiyle görüşmesine izin verilmesi talebinde bulundu. İlk defa Sultanla görüşmek için izin istiyordu. Çünkü bundan önce Sultan Afganî’yi görüşmeye çağırırdı.

İzin talebi Sultan’a ulaşır ulaşmaz, hemen mabeyinci Afganî’yi huzura davet etti. Afgani öfkeden patlayacak bir halde gitti. Bizlerse ehemmiyetsiz bir istek uğruna Sultanla arasını bozmasının doğuracağı kötü akıbetten endişeleniyorduk.

Sultanın yanına girdiğinde her zamanki gibi güler yüzle karşılandı. Afganî’nin yüzü ekşi ve soğuktu.

Sultan “Hayırdır inşallah. Seyyid hazretlerine ne oldu’ diyerek ziyaret sebebini sordu.

Afganî “Bir şey yoktur. Sadece zat-ı âlinizin, beni size olan bey’atimden muaf tutmanızı istirham etmek için geldim, çünkü ben o bey’atten döndüm” diye cevap verdi.

Sultan bu haberi duyunca irkilip sarsıldı. “Seyyid! Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu?” dedi.

Afganî şöyle cevap verdi: Evet. Size halife olarak beyat etmiştim. Bir halifeye sözünü tutmamak yaraşmaz. Bütün yetki zat-ı âlinizin elindedir. Söz vermeyebilirsiniz. Ama bir kere söz verdiniz mi onu yerine getirmelisiniz. Sizden falan kimsenin bir işini yapmanızı rica etmiştim. Yapacağınızı vaat ettiniz, ama yapmadınız.

Bunu söyleyince Sultan’ın öfkesi dindi, bir müddet başını sağa sola sallayarak yere baktı.

Sonra şöyle dedi: Sübhanallah Seyyid hazretleri! Demek böyle basit bir mesele, seni bana olan beyatini bozmaya sevk etti. Lütfedip, saltanatın yoğun işleri sebebiyle beni mazur görerek beyatinizi bozmadan bu hususu bana hatırlatsaydınız, daha iyi olmaz mıydı? Allah taksiratınızı affetsin, mükâfatınızı artırsın.

Sonra Sultan derhal Afganî’nin talebine ilişkin bir karar çıkardı. Kendisine karşı pek hürmetkâr ve lütufkâr davrandı.

Afganî dedi ki: Doğruyu söylemek gerekirse, ben acele ettiğimi fark edip hatamı anladım. Ayrıca Sultanın büyüklüğünü ve âlicenaplığını gördüm.

Kaynak: Cemaleddin Afgani’nin Hatıraları, 3. Baskı, Sayfa 41-45