CEMALEDDİN AFGANİ

Doğunun yetiştirdiği fıtratların en yükseği olmasa bile en yükseklerinden biri olduğu şüphe götürmeyen merhum Cemaleddin Efgani’ye dair birkaç söz söylemek istiyorum. İçimizde merhumu görmeyen çoksa da zannederim işitmeyen, bilmeyen yoktur. Muhtemeldir ki sevgili okuyucularımız şu satırlarda Cemalaeddin’in özel hayatına, ilmi hayatına, siyasi hayatına ait malumat göreceklerini zannediyorlar. Hayır, öyle etraflı bir tercümeihali inşallah ileride yazarız. Benim bugün yapmak istediğim bir şey varsa o da hazretin pak hatırasına sürülmek istenilen bir lekeyi,bir bühtan pisliğini göstermek, onun mahiyetini nereden geldiğini tetkik etmektir.

Cemaleddin’in matbu, gayrimatbu birçok risaleleri, makaleleri, hitabeleri varsa da merhumun en büyük, en kalıcı eseri bence Mısır müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’tur. Evet, Şinasi millete en muazzam hizmetini Namık Kemal’i yetiştirmek suretiyle yerine getirdiği gibi Cemaleddin de İslam âlemine en kıymetli bir yadigâr olarak merhum müftüyü bırakmıştır. Şeyh Muhammed Abduh ölmüş yüreklere gayret ruhu, şehamet ruhu üfleyen sihirli beyanı, o coşkun feyzi hangi kaynaktan alıyordu? Şüphesiz, büyük üstadı Cemaleddin’in düşüncelerinden.

Cemaleddin’in İstanbul’a birinci gelişi Ali Paşa’nın sadrazamlığına raslamıştır. Merhum Efganlılara mahsus o sevimli kıyafet içinde olarak Paşa’nın meclisine girer, en yüksek şeref mevkiini ihraz eder, kimsenin nail olamayacağı hürmeti görürdü. Bununla beraber Cemaleddin’i takdir eden yalnız Ali Paşa değildi. İstanbul’un bütün emirleri, vezirleri, büyükleri adetçe, kıyafetçe, dilce kendilerine bigane gelmesi icap eden bu zatın ilmine, diyanetine, âlicenaplığına hayran olmuşlardı.

Aradan altı ay kadar bir zaman geçince Cemaleddin Meclis-i Maarif azalığına tayin edildi. Bu memuriyetinde maarifin yaygınlaştırılması için düşündüğü vasıtaları pervasızca söyledi ki arkadaşları bunun görüşüne iştirak etmiyordu. Zamanın şeyhülislamı bulunan zat Cemaleddin’in fikirlerini özel menfaatine aykırı gördüğü için fena halde kızıyor, zavallıyı gözden düşürmek için vesile arıyordu.

1287 Ramazanında idi ki Darülfünun müdürü Tahsin Efendi (Mösyö Tahsin) merhum Şeyh’ten fenlerin ve sanatların teşviki yolunda bir konuşma istemişti. Cemaleddin, Türkçesinin o kadar kuvvetli olmadığını ileri sürerek mazur görülmesini rica etmişse de berikinin ısrarı üzerine muztar kalarak etraflı bir konuşma tertip etmiş, bununla beraber zemin ve zamana uygun olup olmadığını anlamak için önceden memleketin ileri gelenlerine göstermişti.

Darülfünun’un açılacağı gün Cemaleddin’in konuşmasını dinlemek için İstanbul’un emirleri, âlimleri, eşrafı kâmilen toplanmıştı. Şeyhülislam da cemaatin içinde bulunuyordu. Cemaleddin konuşma kürsüsüne çıkınca Şeyhülislam olanca dikkatini konuşmanın içinden kötüye yorulmaya müsait bir iki cümle hasretmişti.

Cemaleddin konuşmasında diyordu ki:
“Maişet-i insaniye bir bedeni zi-hayata benzer, sanai’in her biri, maişete olan medarı itibariyle, o bedenin bir uzvu mesabesindedir; mesela mülk tedbirin, iradenin merkezi olan dimağın aynıdır. Demircilik, kol; çiftçilik, ciğer; gemicilik, ayak gibidir…”

Cemaleddin bu gibi basit teşbihlerle bütün uzuvları saydıktan sonra şu neticeyi veriyordu:
“Saadet-i insaniyenin bünyesi, cismi bu suretle teşekkül eder. Cismin hayatı ise ruh ile kaim olmasına nazaran bu cismin, yani saadet-i beşeriyenin ruhu ya nübüvvet (pegamberlik)tir yahut hikmettir. Lakin bunlar, başka başka şeylerdir. Nübüvvet bir atâyı ilahîdir ki çalışmakla elde edilemez. Cenab-ı Hakk mahlukları arasından her kimi isterse bu feyze mazhar kılar: Allahu a’lemu haysü yec’alu risâlâtih (“Allah peygamberliklerini kime vereceğini daha iyi bilir.” Bk. En’am 6/124) Hikmete gelince bu imal-i fikr ile, iktisab-i malumat ile kazanılır. Sonra nebi hatadan masûmdur, halbuki hakîm hataya düşebilir. Bir de ahkâm-ı nübüvvet dâmen-i ismetilevs-i bâtılın hücûmundan münezzeh olan ilm-i ilâhî üzerine vârid olmuştur ki bunları kabul, imanın feraiz-i esasiyesindedendir. Hükemanın ârâsına gelince bunlara ittiba mütehattim olmayıp ancak şer-i ilâhîye muhalif olmamak şartıyla akla muvafık geleni kabul edebilir.”

İşte Cemaleddin’in nübüvvete ait olmak üzere söylediği sözler bundan ibarettir ki İslam âlimlerinin icmaıyla sabit olan hakikatte tamamıyla mutabık olduğu halde Şeyhülislam, merhumdan intikam almak için “Cemaleddin: ‘Nübüvvet bir sanattır.’ diyor.” şayiasını çıkardı, bunu teyit için de “nübüvveti sanatlara dair verdiği bir nutukta zikretti” dedi. Daha sonra camilerdeki vaizlere Şeyh’in aleyhinde yürümelerini emretti. Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin sırf bühtandan ibaret olduğunu, hakikatin meydana çıkması için Şeyhülislam ile muhakeme edilmesi lazım geleceğini söylediyse de kimseye dinletemedi. Mesele gazetelerin ağzına düştü, bunların bir kısmı Şeyhülislam’ın bir kısmı da Şeyh’in lehinde idare-i kelâm etti.

Nihayet merhumun sevdiklerinden bir kısmı ona sabır ve sekinet tavsiye ettiler. Zaman bu gibi haksız şayiaları hükümden düşürür, hakikati meydana çıkarır dedilerse de dinî gayreti ilmi kadar yüksek olan Cemaleddin bir türlü duramadı. Her halükarda sükûn buluncaya kadar İstanbul’u terk ederek bilahare isterse yine dönmek şartıyla nefyi hakkında irade-i aliye çıktı. Zavallı Cemaleddin her manasıyla mazlum halde İstanbul’u terk ederek Mısır’a gitmeye mecbur oldu.

İşte merhumdan ne zaman bahsedilse “ilmine, faziletine, siyasetine söz yoksa da ne yazık ki mülhid (dinsiz) idi, nübüvvete inanmazdı” derler ki anlamadan, dinlemeden söylenen şu sözlerin nereden çıktığı görülüyor.

İki hassıyet eder bâtıl u hakkı temyiz
Biri tedkik-i haberdir, biri ta’mik-ı nazar

Mehmet Akif Ersoy, Sırat-ı Müstakim Dergisi
IV, Sayı: 90
17 Cemaziyelevvel 1328
27 Mayıs 1910