II. ABDÜLHAMİD’İN CEMALEDDİN AFGANİ’Yİ EVLENDİRME GİRİŞİMİ

Afganî bekâr yaşadı ve hayatı boyunca hiçbir kadınla birlikte olmadı. Kendisine ne zaman biri çoluk çocuğunun çokluğundan, buna mukabil gelirinin azlığından yakınsa, gücü yettiğince ona yardımcı olur ve şöyle derdi: “De ki: Belimden düşenle belimin yükünü ağırlaştırdım.”

Sultan [Abdülhamid] bir gün Afganî’ye haber göndererek, evlenmesi için kendisine Yıldız Sarayı’ndan güzel bir cariye göndereceğini bildirdi. Ama Afganî bundan imtina etti ve tuhaf bir sözle teklifi reddetti.

Kendisine “öyleyse sen

İşte bu, babamın bana karşı işlediği cinayettir.
Bense kimseye karşı cinayet işlemedim.

diyen Ebü’l-Alâ’nın görüşünü teyit etmek istiyorsun” denince, şöyle karşılık verdi:
Asla. Kaldı ki, hikmete ters düşen böyle bir sözün Ebü’l-Alâ gibi bir filozofa nispet edilmesinin ve delil ya da örnek alınmasının doğru olduğuna da inanmıyorum. Akıllı birinin evliliği cinayet sayması nasıl doğru olabilir? Eğer denirse ki, bu bazı sonuçları bakımından mânevi cinayettir, o zaman da el-Maarrî gibi bilge olmuş bir çocuğun (Eğer varlık sebebi olan babasının evliliği olmasaydı yokluktan varlığa çıkamazdı), bütün aklî ve nakli ölçülere muhalefet ederek cinayeti babasına isnat etmesi nasıl doğru olabilir?

Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, neslin devamı ve medeniyetin kemale ermesinin ancak evlilik ve üreme yoluyla olacağını kim inkar edebilir?

Evliliğin hikmeti ve şartı Kur’an’da en açık ve en sarih biçimde beyan edilmiştir. Zira Kur’an adaleti sağlayamayacağından korkan kimsenin evliliğini tek kadınla sınırlamış, tek kadına karşı bile adil davranamayacağından endişe eden ve buna dair delili bulunan kimseye evlenmeme hakkı vermiştir. Bu, akıl sahiplerinde bulunan ve hak ve adaleti konuşan aklın çıkaracağı bir sonuçtur.

Bana gelince, evliliğin hikmetinin gerektirdiği adalet kavramının kapsamını bilmem ve bu emri yerine getirmedeki acziyetim, beni, evlenip zalim olmaktansa, bekâr kalıp adaletsizlikten sakınmaya itti.

Yakın çevresindeki Musevî bir doktor kendisine “insanın adaletsizlikten korkarak kendi tabiatına aykırı davranması caiz midir?” diye sordu. Seyyid tebessüm ederek bunu şöyle cevapladı:
Tabiat senden daha bilgedir. O kendi işini düzene kor. Bir şeyi terk eden, onsuz yaşar.

O zaman Afganî’ye “Sen devletli Sultanın verdiği malî bağışı kabul ediyorsun da niçin güzel cariyeler bağışlayınca kabul etmiyorsun?” diye sorduk.

Cevabı şu oldu:
Sultan’ın verdiği mal için, ben kendimde araştırıp mukabilinde Sultan’a karşı vazifesini ifa eden bir karşılığını/dengini buluyorum. Güzel bir cariye ile evliliğe gelince, ben ona denk değilim. Velisi de değilim ki, onun dengini araştırayım.

Sonra bu aracıya şunları söyledi:
Eğer devletli Sultan bu konuda ısrarcı olur veya beni buna zorlamak isterse, bu durumda beni hadımları arasında görüp böyle gereksiz ihsanlardan kurtulma isteğinden başka bir amacı olmadığını düşüneceğim. Kendisine şunu iletin ki, eğer ısrar ederse, tenasül uzvumu keseceğim.

Büyük bir ağa olan aracı Afganî’den başka cevap alamayınca, cevaptan ve teklifi reddediş şeklinden şaşkına dönerek gitti.

Zannımızca Afganî, bu cevabında ve evlilik teklifini reddinde haklı idi. Zira Sultan Abdülhamid bunu lütuf olarak değil belli bir amaçla yapmıştı. En büyük amacı da Afgani’yi aile meşgalesiyle bağlamaktan başka bir şey değildi.

Sultan Abdülhamid’in bu teklifi ve Afgani’nin bu teklifi zikrettiğimiz tarzda reddetmesinin kopardığı fırtına dindikten sonra Seyyid’e “Farz et ki sen Sultan’ın teklifini kabul ettin ve bir kadınla birlikte oldun. O zaman hayat arkadaşına çizeceğin plan ve kadın-erkek eşitliğine dair görüşün nasıl olurdu?” diye soruldu. Şöyle cevap verdi:

Benim evliliğimle ilgili faraziyenizin boşuna olması ya da gerçekte geçersiz olması beni sevindirmektedir. Bu yüzden bu konuda plan yapmaktan da planlar hazırlamaktan da kurtulmuş oldum.

Kaynak: Cemaleddin Afgani’nin Hatıraları, 3. Baskı, Sayfa 80-83