CEMALEDDİN AFGANİ

Bir şahsı değerlendirirken, o şahsın içinde bulunduğu ortamın şartlarını gözönünde bulundurmak, değerlendirmenin doğru bir seyir takip etmesinde önemli bir fonksiyona sahiptir. Çünkü bir kişi veya yaptıkları, ancak içinde bulunduğu şartlar kapsamında bir anlam ifade eder. Bir şahsı, içinde bulunduğu bulunduğu ortamdan soyutlayarak ele almak yanlış sonuçlara ulaşmayı peşinen kabul etmek anlamına gelir. Bu itibarla Cemaleddin Afgani’yi değerlendirirken ve yaptıklarını anlamaya çalışırken, 19. yüzyıl müslümanlarının durumunu bilmek gerekir. Ancak böylelikle Cemaleddin Afgani’yi doğru olarak değerlendirme imkanı elde edilebilmiş olacaktır. Çünkü Cemaleddin Afgani, bir başka ortamda ve zamanda yaşasaydı, ismi dahi bilinmeyen herhangi birkişi veya daha farklı boyutlarda tanınan bir kişi olabilirdi. Onu tarihin sayfalarına geçiren temel özellik, içinde yaşadığı zamanın ve ortamın özellikleri, bu özellikler karşısındaki konumudur.

19. yüzyıl şartlarında müslümanların durumu genel hatlarıyla iki maddede özetlenebilir:

1) İslam’ın kültürel yapının bir unsuru konumuna dönüşmüş biçiminin genel kabul görmesi; İslam’ın gelenekselleşmesi.

2) Müslümanların yaşadığı coğrafyanın büyü bir kesiminin, Batı emperyalizminin kontrolüne girmiş olması.

Şimdi bu özellikleri kısmen açacak olursak:

İslam’ın Gelenekselleşmesi

Allah son peygamberi aracılığıyla insanlara, razı olduğu dinin bütün esaslarını bildirmiş ve bu dinin tamamlandığını, kemale erdirildiğini de bir ayetle ilan etmiştir (bkz.: 5/3). Böylelikle insanlar için yaratılış hakikatlarına uygun olan ve dolayısıyla gerek dünya gerekse ahiret saadeti en mükemmel pratiğe de aktarılarak somutlaştırılmıştır. İnsanların yapması gereken şey, insanlar için zulmün, haksızlıkların, baskının, gözyaşlarının, kötülüklerin, hüsranın aracı olan diğer bütün dinleri reddederek, dünya ve ahiretin gerçek saadetini temin edecek İslam’a uymaktır. İslam’a uymak İse, “uydum”, “kabul ettim” demekle değil, bireysel ve toplumsal hayatı ona göre düzenlemekle mümkün olabilir. Yani Kur’an’a ve Kur’an’ın Rasulllah tarafından pratiğe dönüşmüş biçimi olan Sünnet’e teslim olmakla (bkz.: 4/60; 33/36).

İlk nesil müslümanlar ve onları takip edenler, İslam’ı olması gereken şekliyle anlayıp uygularlar. Böylelikle insanlık tarihi, mutlak hakikatlerin şekillendirdiği saadet dolu bir döneme şahit olur. Fakat zamanla durum değişmeye başlar. İnsanların bireysel ve sosyal hayatını düzenleyip, insana yaratılış hakikatına uygun bir yaşantı tarzı belirleyen ilahi esaslar karşısındaki tutum ve tavırlarda önemli değişiklikler görülmeye başlar. Bu, hem de kısa süre içerisinde gerçekleşir ve Resulullah’ın ve halifelerinin zamanında İslam’ın insanlara sağladığı gerçek saadeti görenler, bu saadetin nasıl katledildiğini görme şansızlığını da yaşarlar.

Tanımı kapsamında yer alan tartışmalara girmeden, genel bir yaklaşımla ifade edecek olursak kültür, bir toplumu diğer toplumlardan ayıran, o toplumun kendisine ait özelliklerinin genel ismidir. Kültür toplumun ürünüdür ve toplum tarafından uzun bir süreçte oluşturulup gelecek nesillere taklit veya dil yoluyla aktarılarak, toplumun üyelerine bir hayat tarzı çizer. Din, coğrafi şartlar, komşu kültürler ve teknoloji, kültürün en önemli dinamikleri olup, kültür bunların etkisi altında oluşur ve gelişir. Bu özelikleri bir potada eritip toplum üyeleri için bir yaşantı tarzına dönüştürür. Bu bağlamda din de kültürün bir unsuru konumunda yer alır.

Kültürün konumuzla ilgisi, Resulullah’tan önceki peygamberlerin insanlara bildirdiği dinlerin ortak akıbetinin, zamanla kültürel bir unsur haline dönüşmüş olmalarıdır. Bu kültürel unsurlar ise nesiller boyu nakledile nakledile gelenekselleşmiş ve insanlar için bir yaşam tarzı özelliği kazanmıştır. İlahi esasların kültürün bir parçası olmaktan kurtulamayıp, bu suretle beşeri ölçülerin içerisinde eriyip, asıl fonksiyonlarını yitirmelerinin neden olduğu bir diğer olumsuzluk ise, ilahi esasların çarpıtılan biçimiyle de olsa içerisinde var oldukları beşeri ölçülere meşruluk sağlamalarıdır. Böylelikle beşeri ölçülerin insanlar tarafından kabulünü kolaylaştırmışlardır. Bunu, kültür kendisini meşrulaştırabilmek için dini maske olarak kullanır biçiminde de ifade etmek mümkündür. Bundan dolayıdır ki, her peygamber, kendisinden önceki peygamberin tebliğ ettiği ilahi esasları bildirip, bunlara göre bireysel ve toplumsal hayatı düzenlemek gerektiğini ilan ettiği zaman, karşısında ilahi bir görüntüye bürünmüş olan kültürü, daha doğru bir ifadeyle kültürün en önemli meşruluk dayanağı olan geleneği bulmuştur. Gelenek, mutlak hakikatleri içeren ilahi esaslar karşısında alternatif bir din konumuyla yerini almıştır. (Bkz.: 2/170; 5/104; 7/28, 71, 173; 10/78; 12/40; 16/35; 26/136-138; 31/21; 43/22-24…)

Elbetteki İslam, Rasulullah’ın şahsında insanlığa kültürel bir unsur olarak bildirilmemiştir. İslam, önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler gibi {ki onlar da İslam’dır) kültürler üstüdür. Fakat onlardan bir istisnası varsa o da korunmuş olmasıdır. Allah İslam’ı oluşturan esasların kaynağını yani Kur’an’ı korumayı vadetmiştir (bkz.: 15/9). Bu itibarla normal şartlarda müslümanlar tarafından teşkil olunan toplumlar, kültürleri İslam’ın sınırları tarafından teşkil olunan toplumlar, kültürlerini ancak İslam’ın sınırları kapsamında oluşturabilirler. Bir diğer ifadeyle Hududullah’ı hiç bir surette ihlal edemezler. Edecek olurlarsa kültür-İslam çatışması açığa çıkar ki böylesi bir çatışmada tercih konusundaki tereddüt veya kültürü tercih kişiyi İslam dairesinden dışarı atar. Ayrıca İslam kapsamında oluşmuş olan kültür hiç bir şekilde İslam’la aynı kategoride yer alamaz. Çünkü birisi “ilahi” diğeri “beşeri”dir. Beşeri olan ile ilahi olanın aynı kategoride bulunması ilahi olanın reddi veya önemsizliği anlamına gelir ki bu durum da, kişiyi yine ilahi olana karşı tavır almaya iten olumsuz bir durumdur. Kısacası müslüman açısından kültür, İslam’ın esasları hiç bir şekilde ihlal edilmeden toplumun yapısına göre uyarlanmasıdır. Bir örnek verecek olursak tesettür ilahi bir emirdir ve tesettürü ihlal müslüman açısından söz konusu olamaz. Ancak tesettürün uygulanışı, içinde yaşanan coğrafi şartların da etkisiyle toplumdan topluma şekli değişiklikler gösterebilir.

Ancak daha önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri esasların tahrif edilerek kültürel bir unsur haline dönüşmesine karşılık, İslam’ın Allah tarafından korunması nedeniyle kültürel unsura dönüşmeyeceği ifadesi, temelde doğru olmakla birlikte bir yanlışın gizlenmesinde araç olarak kullanılır duruma getirilmiştir. Zira Allah, Kur’an’da yer alan ilahi esasları koruyacağını vadediyor olmasına karşılık bu esasların insanlar tarafından her zaman olması gereken şekliyle, doğru bir tarzda anlaşılıp uygulanacağını vadetmiyor. Kur’an’ın önceki ilahi kitaplardan farkı, korunacak olmasıdır. Fakat insanların anlayış ve yaşayış olarak kendilerine Kur’an’ı ölçü almalarının muhakkak doğru olacağı teminatı verilmemiştir. Bundan dolayıdır ki İslam uleması titiz ve büyük gayretlerle Kur’an’ı doğru anlamakla ilgili esasları belirlemeyi ilimlerinin gereği olarak görmüş ve bunu da yapmışlardır.1 Fakat bütün bunlara rağmen zamanla İslam da kültürün bir unsuru olmaktan, tahrif olmaktan kurtulamamıştır.

Nasıl mı; elbetteki Kur’an’ı yanlış anlayıp, bu yanlış anlamaya bağlı olarak yanlış uygulanmak suretiyle. Bu konudaki deliller sahabe dönemine kadar uzanıyor. Bir kaç örnek verecek olursak: Rasulullah’ın bir defasında “Az kaldı ilim kalkacaktı” ifadesi karşısında Ziyad bin Lebid “Ey Allah’ın Resulü! İlim nasıl kalkar? Biz Kur’an’ı okuyor ve çocuklarımıza onu öğretiyoruz.” der. Rasulüllah’ın cevabı şu olur; “Ben de seni Medine’nin en bilginlerinden biri olarak görürdüm. Tevrat ve İncil Yahudi ve Hıristiyanların elinde değil mi? Ama onlar Allah’ın emrini terk ettikleri zaman, bu kitapların ellerinde olması kendilerine ne fayda sağladı?”2 Hz. Ömer, Kudame b. Ma’zun isimli komutanın içki kullandığı işitir ve işin aslını bizzat Kudame b. Maz’un’a sorar. Kudame, sözkonusu durumun gerçek olduğunu kabul edince, Hz. Ömer onu gerekli şekilde cezalandırılmaya karar verir. Fakat Kudame’nin cevabı ilginçtir; “Vallahi, eğer ben onların dediği gibi içki içmiş olsam bile, sen beni cezalandıramazsın.” Hz. Ömer, sebebini sorar. O; “Çünkü Allah Teala: “İnananlara ve yararlı iş işleyenlere tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur.” (5/93) buyuruyor.” der. Hz, Ömer: “Ey Kudame! Hiç şüphe yok ki sen, yanlış tevilde bulunuyorsun. Eğer sen Allah’tan sakınmış olsaydın. O’nun haram kıldığı şeyden uzak dururdun. “3 diyerek. Kudame’nin Kur’an’ı yanlış anladığını belirtir. İbn-i Abbas, zamanla müslümanlar arasında yaygınlık kazanıp, dinin gereği ve şartı gibi anlaşılan iman/amel ayrımı konusunun yanlışlığını, “Onların çoğu, ortak koşmadan Allah’a inanmazlar.” (12/106) ayetini esas alarak şöyle açıklar; “Onlara kendilerini kim yarattı, semavat ve arzı kim yarattı diye sorarsanız, “Allah” diye cevap verirler. İşte bu onların imanıdır. İbadet etmeye gelince Allah’tan başkasına taparlar, bu da onların ortak koşmaları, şirkleridir.”4Onun bu açıklaması da gösteriyor ki, kişinin müslüman olmasını veya İslam’dan çıkmasına neden olacak kadar önemli konularda dahi yanlışlıklar yapılabilmekte, ayetler bu yanlışlığa neden olacak tarzda anlaşılmaktadır. Hz. Huzeyfe ile ilgili bir rivayet ise, sözkonusu yanlışlığın ne tarzda oluştuğuyla ilgili bilgiler içermektedir. Hz. Huzeyfe, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin kafir olacağı ile ilgili ayetin (5/44) İsrailoğulları ile ilgili bir haber olduğunu birbirlerine anlatan müslüman bir topluluğa rastladığında şu cevabı verir: “Bu İsrailoğulları sizin için ne iyi kardeştirler doğrusu! Acı olan herşey onlara, her tatlı şey de size! Allah’a yemin olsun ki, adım adım onların yollarından gidecek (ve onların gördüğünü göreceksiniz.”5

Yani sonuçta Kur’an’ın, asıl anlam ve fonksiyonunun dışında anlaşılır ve uygulanır olması nedeniyle, İslam da kitleler bazında kültürel bir unsura dönüşmekten kurtulamaz.6

Peki, ne olmuştur da İslam salt ilahi bir din olmaktan uzaklaşıp kültürel bir unsur haline gelmiştir? Bunun sebepleri oldukça fazla olmakla birlikte en önemlisi, kitleler halinde İslam’a katılmalar sonucunda İslam’ı bilmeyen, anlamayan insanların, bilenlerin karşısında baskın bir şekilde çoğunluğu teşkil etmeleridir. Bu kitleler önceki dinlerinden bir çok özellikleri İslami dönemlere taşıyıp, İslam adı altında bunlara inanmaya ve bunlara göre yaşamaya devam ederler.7 Bozulmaları kontrol edecek siyasi yapının İslami biçiminden saltanata dönüşmesi ise bozulmaları kontrol imkanını tamamen ortadan kaldırır. Saltanat sahipleri kitlelere hoş görünmeyi ve onların inanç ve yaşantılarını desteklemeyi veya en azından karşı çıkmamayı saltanatlarının devamı açısından gerekli bulurlar. Böylelikle her türlü İslam dışı unsur, kendisini İslami bir görüntü altında kitlelere sunmayı ve kabul ettirmeyi başarır. Vahyin bildirdiği İslam’ın taraftan olan şahsiyetler ise her türlü engellemelere rağmen hakikatleri çevrelerine ulaştırmaya çalışırlarsa da sesleri kitlelere ulaşmakta yetersiz kalır. Kitleler, istedikler gibi inanmaya ve yaşamaya devam ederler. Bu çerçeveden olmak üzere örneğin Ebu Hanife’nin “İnsanların ihdas ettikleri ve kendiliklerinden ortaya koydukları şey, onları hidayete ulaştırmaz. Aslolan Kur’an-ı Kerim’in getirdiği ve Hz. Peygamber’in davet ettiği, insanlar arasında tefrika ortaya çıktığı devreye kadar Hz. Peygamber’in ashabının yapmakta devam edegeldiği şeylerdir. Bunlardan başkası ile amel edenler bid’atçi ve kendiliklerinden ihdas edicilerdir.”8 sözleri kitleler açısından bir anlam ifade etmez. İmam Şafii’nin ise, kavramların anlamlarının değiştirilmek suretiyle, dinin anlam ve fonksiyonunun değiştirildiğine dikkatleri çekmek için “Allah’tan gelene de Rasulullah efendimizden gelene de Rasulullah’ın muradı ne ise öylece iman ettim.”9 demesi de aynı şekilde boşuna çabalamaktan öteye geçmez. Büyük bir şaşkınlık ve üzüntü içerisinde zamanındaki yozlaşmaya dikkatleri çekip, bu yozlaşmadan kurtulmanın yolunu gösteren İbn Kayyım’ın ifadeleri ise kitapların sayfalarında bir kaç satırlık yer işgal etmiş olmanın ötesinde bir öneme sahip olmaz: “Aman yarabbi! İnsanlara ne oluyor da Kur’an ayetlerinden, vahiyden yüz çevirip, Kur’an’ın bilgi hazinelerinden İlim almaktan vazgeçiyorlar? Basiretlerini aydınlatmayı, canlandırmayı niçin terk ediyorlar? Fikirce, bir kısım görüşlerden çıkarılan sözlerle (düşüncelerle) yetiniyorlar: bu görüşlerden dolayı aralarındaki bağları koparıyorlar, birbirlerini aldatmak için yaldızlı fikirler atıyorlar. Böylece de Kur’an’dan uzak kalıyorlar…”10

İslam’ın kültürel bir unsur haline gelmesi ve bu unsurların nesiller boyu naklinin gerçekleşmesi, İslam anlayışındaki bozulma ve yozlaşmaların gelenekselleşmesini ve böylelikle geçmiş nesiller aracılığıyla meşrulaşmasını sağlamış olur. Gelenek selleşmiş yapı içerisinde Kur’an ve Sünnet’in kapsamında problemlere beşeri gayretlerle çözüm bulma girişimlerinin ürünü olan unsurlar (İçtihadlar) mezhepleşir, mezhepler dinleşir. İnsanlar mezheplerine göre değerlendirilmeye başlar. Tasavvuf, alternatif bir din gibi insanlara kendisini sunar ve büyük bir kabulle karşılaşır, Kur’an ve Sünnet, alimlerin dahi anlayamayacağı şeyler olarak kutsanıp okunmaz olur, onlarla olan ilişkiler aynı mekanda olmaktan kaynaklanan fiziki yakınlıktan daha öteye geçmez. Hükmün yegane sahibi Allah olmasına ve Allah’ın hükmüne muhalif olan hükümleri kabul şirk olmasına rağmen (bkz.: 5/44-47) insanlar dini sadece bazı bireysel ibadetlerle sınırlayıp, nice tağutlara kul köle haline gelirler. Halbuki o tağutları redetmeden müslüman olamayacaklarını, o yapay bir tarzda kutsamaları nedeniyle ellerini dahi vurmaktan çekindikleri Kitap açıkça ifade etmesine rağmen (bkz. 4/60,76; 16/36) Allah İslam ile bütün insanlığa gerçek adalet ve saadeti sunmuş olmasına (Bkz 10/57; 17/82; 41/44), ve bu dini diğer insanlara ulaştırmak görevini müslümanlara vermiş olmasına rağmen (2/193; 5/49) müslüman olduğunu söyleyen kitleler, nice zulüm ve haksızlıkların dayanağı, savunucusu konumuna gelirler.

Oturdukları tahtlarında zulmün ikamesi için çalışıp, zulüm nedeniyle el de ettikleri menfaatleri artırmaya ve korumaya çalışan “ısırıcı krallar”11′ın menfaatleri için savaşmak cihad, can vermek ise şehadet zannedilmeye başlanır. İslam’ı Kur’an ve Sünnet’teki biçimiyle tekrar insanlara sunmaya çalışan şahsiyetler sapıklıkla suçlanırken, Kur’an ve Sünnet’e açıkça muhalif olan niceleri veli, alim, şeyh ilan edilirler. O, veli, alim, şeyh ilan etiklerinin bir ifadesini dahi söylemesi durumunda açıkça küfrüne fetva verecekleri İslam ulemasına karşı tepkide bulunmayı dinleri gereği zorunlu görürken, o sözleri ve daha nice benzerlerini söyleyen velilerini ve şeyhlerini binbir türlü mazeretlerle aklayıp, velilik tahtında oturtmaya devam ederler. Kur’an ve Sünnet’e çağıranlar sanki cehenneme çağırıyormuşçasına tepkiler görürken “anlamazsınız”, “bilmezsiniz” gibi nice bahanelerle Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaşmaya çağıranlar, sanki cennete çağırıyormuş gibi el üstünde tutulurlar.

Sonuçta 19. yüzyıla gelindiğinde bir yığın hurafe, bidat niteliğindeki inanç ve uygulamalar müslüman olduğunu her defasında tekrarlamaktan onur duyan kitlelerin dini haline gelir. İslam Hak tahtından indirilip, nice batıllar Hak’kın tahtına oturtulur. İslam anlayış ve yaşantısındaki bozulma ve yozlaşmaların ulaştığı seviyeyi ifade etmesi açısından, bir şahsiyetin sözleri oldukça anlamlı ve konunun özeti durumundadır: “Bilgilerimi tetkik ettim ve kendimde bu sıfatla muttasıf herhangi bir ilmin olmadığını, sadece hissiyat ve zaruriyatın bulunduğunu anladım.”12 Evet bu söz, geleneksel İslam açısından da büyük bir takdirle anılan imam Gazzali’nin sözleridir ve eleştirisi daha önce sahip olduğu geleneksel İslam’ın özelliğiyle ilgilidir. Dönem ise M. 12. yüzyıldır. 19. yüzyıla henüz 7 yüzyıl vardır ve yozlaşmanın 19. yüzyılda hangi boyutlara ulaştığını varın siz düşünün.

Müslüman Ülkelerin İstilası

Hıristiyanlık, uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda ancak 6 yüzyıl gibi uzun bir sürenin sonrasında doğduğu topraklar üzerinde hakimiyetini ilan edebilir. Fakat zorlu ve kanlı mücadeleler sonucunda etde edilen bu başarının sarhoşluğunu üzerinden atamadan, varlığının çok ciddi biçimde tehdit edildiğini yakinen hisseder. Çölde doğan yeni bir din, bir anda Hıristiyanlığın karşısına dikiliverir. Bu İslam’dır. İlk yıllarda çölden gelen haberler pek kayda değer bulunmaz. Çöl kabileleri arasında gerçekleşen çekişmelerin yeni bir tezahürü olarak düşünülür. Ancak miladi 638 yılının Şubat ayında sırtında yamalı hırkasıyla, galip tarafın komutanı sıfatıyla Hz. Ömer’in Kudüs’e girmesi, Hıristiyanlar için şok etkisi oluşturur. En önemli dini merkezlerini daha düne kadar önemsemedikleri çöl insanlarına kaptırdıklarını bir türlü kabul etmek istemezler. Fakat Kudüs’ü kaybetmenin şokunu üzerlerinden atamadan daha yeni şoklar yaşar, olup biteni anlamaya fırsat bulamadan yeni dinin mensupları tarafından her taraftan kuşatıldıklarını farkederler. Kendileri açısından tehlike sadece askeri karakterli değildir. Daha da önemlisi bu yeni din, 6 yüzyıldır son ve hak dinin kendi dinleri olduğuna inanan Hıristiyanlara, dinlerinin batıl olduğunu ve Peygamberleri İsa’nın da getirdiği dinin, çölde doğan yeni dinden farklı olmadığını, bu nedenle Peygamberleri İsa’nın getirdiği dinle ilgisi kalmamış olan batıl dinlerini bir an önce terkedip, bu yeni dini kabul etmeleri gerektiğini bildiriyordu. Böylelikle anlarlar ki inanç olarak ta ablukaya alınmış durumdadırlar.

Her gün üzerinde yaşadıkları toprakların bir kısmını müslümanlara kaptıran veya kendi bağımlılarından olan kitlelerin gün geçtikçe müslümanların safına katıldığını gören Hıristiyan krallar ve din adamları açısından, bu yeni dinin mensuplarını dünyadan topyekün yok edemeseler dahi hiç değilse merkezleri olan çöle hapsetmek zorunlu bir durum olarak görülür. Bu nedenle ilk şokları atlatıp, olup biteni değerlendirecek fırsatı bulur bulmaz, uzun yüzyıllar sürecek kutsal savaşlarını başlatırlar. Dinlerinin sembolü olan Haç, müslümanları yok etmek için oluşturulan büyük orduların simgesi olur. Bu ordular ülkeler fethetmek veya ganimetlere el koymak için değil, din adına oluşturulur ve böylelikle “Haçlı Seferleri” dönemi başlamış olur.13

Her Haçlı seferinin sonunda çokça müslüman katledilir.14 Hatta Kudüs’e kadar ulaşılır ve Kudüs’te tekrar Hıristiyan devleti de kurulur. Fakat bütün bu mevzi başarılara rağmen, Haçlı Seferlerini düzenlemenin gayesi gerçekleşmez. Müslümanları yok etmek veya çöle sürmek gayesi, hep gaye olarak kalır, bir türlü gerçeklik kazanmaz. Bu arada acı ve uzun tecrübeler sonucunda birşeyi de anlamış olurlar. Müslümanları savaş alanlarında yenerek yok etmek mümkün değildir. Müslümanları savaş alanlarında yenildikleri zaman daha güçlü kılan şey dinleridir. O halde “Haçlı Seferleri” nitelik değiştirmeli, savaş alanlarından, kitapların sayfalarına dönüp orada savaş vermelidir. Bu savaşta yapılacak şey; müslümanları güçlü kılan dinlerini tahrif etmeye çalışmak, böylelikle müslümanlarla dinlerinin bağını koparmak mümkün olamasa da hiç değilse gevşetip zayıflatmak. Şamlı John’un (675-749) çalışmalarında ilk örneklerini bulan bu yeni dönem Pierre Maurice (1094-1156), Ricoldo of Montercroce (1243-1320), Nicholosof Cuso (1401-1464) gibileri tarafından büyük bir iştiyakla devam ettirilir. Bunların ve benzerlerinin temel iddiaları Rasulullah’ın ruh sağlığı konusunda şüpheler oluştumak, Kur’an’ın bizzat Resulüllah veya ismi gizlenmiş olan birileri tarafından yazılmış olduğunu iddia etmek şeklinde gelişir.15 Fakat böylesi ipe-sapa gelmez iddialar, iddia sahiplerinin kendi egolarını tatminden başka bir şey sağlamaz. Daha farklı birşeyler yapılması gerektiği farkedilir. Ne yapılmalıdır? Bunu anlamak için müslümanların içine girip onları yakından tanımak en doğru usul olarak kabul edilir. Böylelikle müslüman isimli ve kılıklı misyonerler dönemi başlar. Ancak bu insanların müslüman görünümü altında, müslümanların arasına katılabilmeleri için Arapça’yı çok iyi bir şekilde bilmeleri gerektiği açıktır. Bu amaçla önce Arapça öğrenimine önem verilir. Birçok merkezlerde çok iyi derecede Arapça öğreten merkezler kurulur. Bunların arasında özelikle Cambridge (1632) ve Oxford (1636) üniversitelerinin bünyelerinde kurulan Arapça Araştırmaları Kürsüleri, çok sayıda Arapça bilen öğrenciler yetişmesine imkan sağlar. 17. yüzyılın büyük bir kısmını müslümanlar arasına katılacak misyonerlerin yetiştirilmesine ayıran Batı, bu yöndeki amacına arzulananı aynen gerçekleştirecek biçimiyle 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında ulaşır. Müslümanların arasına girdikleri zaman, konuşmalarından düşüncelerine, bilgilerinden ibadetlerine, kıyafetlerinden hal ve hareketlerine kadar müslümanlardan hiç bir farka sahip olmayan birçok misyoner müslüman coğrafyasında adım başı rastlanır duruma gelir. Bunların arasında özellikle John Lewis Burkhard, Şeyh İbrahim İbn Abdullah ismiyle; Edward William, Mansur Efendi ismiyle; Edward Henry Palmer, Şeyh Abdullah ismiyle; Richard Burton, Mirza Abdullah İsmiyle; Gifford Doughty, Halil ismiyle; Gifford Palgrave, Salim Ebu Mahmud el-Leys ismiyle müslümanların arasında görevlerini oldukça başarılı bir şekilde ifade ederler.16

Paris’te 1795 yılında Silvestre de Sacy tarafından Ecole des Langues Orientales isimli okulun açılması, Batı’nın yüzyıllardır İslam’a ve müslümanlara yönelik çalışmalarına yeni bir kimlik kazandırır. Artık sözkonusu çalışmalar bilimsel bir kimlik altında yapılacak ve elde edilen bilimsel bulgular(!) müslümanların ve temel dinamikleri olan İslam’ın, Batılılar tarafından daha sistemli bir şekilde tanınmasını sağlayacağı gibi, bu çalışmalar kapsamında uzun zamanların gayesi olan müslümanları dinlerinden koparma ve müslümanları sömürgeleştirme gayeleri de gerçek kılınacaktır. Batı bu yeni kimliğiyle İslam’a ve müslümanlara yönelik çalışmalarına büyük bir şevkle devam eder. Kısa sürede birçok bilimsel(!) çalışmalar, elden ele dolaşmaya başlar. Müslümanların sömürülmesine engel olan İslam’ın gücü, bu çalışmalarla yok edilemese dahi büyük oranda kırılmaya çalışılır.17 Çünkü bilinmektedir ki, İslam’ı kontrol altına almadan müslümanları sömürgeleştirmeye çalışmak, Batı için tehlikeli bir girişim olacaktır.18 Onlar bunu İslam’ın “pençelerini”19 sökmek olarak ifade ederler. İslam’ı kontrol altına alabilmenin en iyi yöntemi olarak 13.-15. yüzyıllardaki seleflerinin İslam konusunda müslümanlarda kuşkular uyandırma yönteminin bilimsel (!) dille ifadesini görürler. Bu kapsamda binlerce kitap yazarlar. Bu çalışmaların boyutunu göstermesi açısından tesbit edilebildiği kadarıyla oryantalistler tarafından 1800-1950 yılları arasında İslam’la ilgili 60.000 kitap yazıldığını20 hatırlatmak gereklidir. Rasulullah’ın şahsiyetiyle, Kur’an’ın vahiy ürünü oluşu ve bütünlüğüyle, Hadislerin sıhhatiyle, İslam’ın mükemmelliğiyle ilgili ciddi şüpheler oluşturmaktan geri kalmaz ve şüphe tohumlarıyla nice “müslümanlar”ı peşlerine takmayı becerirler.

“Sömürgeciliğin birer keşif kolu”21 gibi çalışan misyonerlerin ve onların bilimsel tipleri olan Oryantalistlerin “kaleyi içten fethetme” taktiğine dayanan çalışmaları sonucunda müslüman coğrafyası 17. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş Batı’nın sömürgesi haline gelmeye başlar. 19. yüzyıla gelindiğinde kendi iradesiyle ayakta duran bir “İslam Devleti” bulabilmek imkansızdır. Artık müslüman coğrafyasında ezan seslerinin yanı sıra, Batı’nın medeniyet şarkıları da duyulmaya başlar.

Bozulmanın Bentleri

Rasulullah’ın vefatından kısa bir süre sonra başlayan ve gittikçe artan bir dozda ilerleyen İslam’ın gelenekselleşme sürecini genel hatlarıyla da olsa belirlemeye çalıştık. Elbette ki bu gidişe “Dur” diyen ve bozulmaya karşı bir bent görevi üstlenen şahsiyetler hiç eksik olmaz. Onlar gelenekselleşme sürecine motor görevi gören ve kitleler tarafından “alim”, “şeyh”, “veli” olarak nitelenenlere rağmen. Kur’an ve Sünnet’in sönmez ışığının şahitleri olurlar. Üstelik bu özelliklerine rağmen çoğu zaman, çok ağır ithamlarla karşılaşmış, işkencelere uğratılmış olmalarına rağmen. Bunların isimlerinden sadece bir kaç tanesini hatırlayacak olursak; Ebu Hanife ve İmam Malik’in şahsında daha çok anlam bulan siyasi yapıdaki bozulma ve zihniyet değişimini durdurma gayretlerini, İbn Teymiye’de bütün yönleriyle İslam’ın tahrifine engel olma, Gazzali’de “Helenistik bir dalga”22olarak İslam’a yönelen felsefi düşüncelere engel olma gayreti, Veliyullah Dehlevi’de beşeri düşünce ve kanaatlerin dirileşmesini engelleme, Seyyid Ahmed Şehid’de İslam’ın bütünlüğüne yönelik saldırılara engel olma biçiminde açığa çıktığı görülür ki, bu şansiyetler sözkonusu “bend”lerden sadece bir kaçıdır.23

Örnek olması açısında! sadece bir kaç tanesinin ismini zikrettiğimiz “bent” niteliğindeki şahsiyetlerin yanı sıra, ismini zikretmediğimiz diğerleri, Vahiy kaynaklı ve mutlak hakikatları içeren bir dinin yavaş yavaş kültürel bir unsur haline gelmesine ve böylelikle beşerileşip, mutlak hakikatlılığını yitirmesine engel olmaya çalışırlarken, açıkladığımız üzere müslüman toplumlar ve inançları Batı kaynaklı saldırıların da hedefi haline gelir. Böylelikle mezkur şahsiyetlerin, İslami uygulamada tutma, asli yapısını muhafaza etme, kültürel özelliklerinden ayıklama görevlerine bir yenisi daha eklenmiş olur. Bu son durum gelenekselleşme sürecindeki problemlerden de önemli bir aşamayı teşkil eder. Çünkü bu girişimde, en kısa sürede İslam’ın topyekün imhası veya tahrifi amaçlanmış bulunmaktadır.

Nasıl ki, gelenekselleşme sürecinde, bu sürece motor görevi görenlerle, bu süreci durdurmaya ve İslam’ın asliyetini muhafazaya çalışanlar açığa çıkmışsa, Batı’nın İslam’a ve müslümanlara yönelik saldırılarına karşı da iki tavır açığa çıkar:

1) İslam’ı ve müslümanları Batı’nın standartlarına uydurmayı hayatlarının ve bilgilerinin yegane gayesi edinenler.

2) Gerçek anlamda kurtuluş ve saadetin ancak ve ancak Kur’an ve Sünnet’in tanımladığı İslam’a dönmekte olduğunu savunanlar.24

Bu iki kesimden birinciye dahil olanlar arasında en tanınmış olanı Sir Ahmed Han olur. Onu Mirza Gulam takip eder. Her ikisi de Hindistan yarımadasındaki müslümanlar arasında faaliyetlerini sürdürürler. Zamanın müslümanlarının yaşadığı coğrafyanın büyük bir kesimine sahip olan Osmanlı içerisindeki “Tanzimat aydınları” da aynı kesimin bir başka coğrafyadaki numuneleri olurlar. Bunlar “Batılılaşma”yı varlıklarının gayesi olarak benimser. Gulam Ahmed örneğinde olduğu gibi genelde Batılılaşmayı, özelde ise İngilizleşmeyi İslam’a ait itikadi bir esas haline de getirirler.

9. yüzyıl şartları dikkate alındığı zaman ikinci kesime dahil edilebileceklerden tamamına yakınının bozulmaya bütün boyutlarıyla engel olmak yerine, siyasi yapıda İslam’ın hakimiyetini tesis ederek Batı’nın emperyalizmine engel olmayı ilk sırada benimsedikleri ve gayretlerini bu gayeye yönlendirdikleri görülür. Bu kapsamda olmak üzere Sudan’daki Mehdi kıyamını, Cezayir’deki Abdulkadir kıyamını, Bengal’deki Hacı Şeriatullah kıyamını, Hindistan’daki Seyyid Ahmed Şehid kıyamını, Libya’daki Senusi kıyamını zikredebiliriz.26

Cemaleddin Afgani

Köklü bir İslami eğitim görmüş, geleneğin bütün olumsuzluklarına ve engellemelerine rağmen Kur’an ve Sünnet’in tanımladığı İslam’ı farketmiş bir şahsiyet olarak yetişen Cemaleddin Afgani, mensubu olduğu İslam’ın ve parçası olduğu müslüman toplulukların şartlarını yakinen tetkiki sonucunda, devasa iki engelin müslümanların karşısına dikildiğini farketmekte gecikmez. Kendisine düşen bu engelleri aşmanın yolunu ve yöntemini tesbit etmektir. Böylelikle hayatının iki hedefi açığa çıkmış olur:

1) İslam’ın geleneksel kalıplardan kurtarılıp, asli kimliğine kavuşturulması.

2) Genelde Batı ve özelde İngiliz emperyalizminin müslüman coğrafyası üzerindeki kollarının kesilip, müslümanların özgürlüğünü temin edecek siyasi yapılaşmanın oluşturulması.

Afgani öncelikle problemlerin temel nedenini tesbitle işe başlar. Ona göre problemlerin odağında Kur’an’dan uzaklaşma vardır. Müslümanlar Kur’an’la olan bağlarını koparmış ve onu en az müracaat ettikleri bir kitaba dönüştürmüşlerdir. Müracaat ettikleri zaman da hiç anlamadan okumakta, talimatlarına yaşantılarında yer vermemektedirler. Bu durumda insanlığa ebedi saadetin yolunu göstermek için gelmiş Kur’an bütün fonksiyonlarından soyutlanmakta ve ölü bir konuma düşmektedir. Yapılması gereken şey, onu anlamak ve talimatlarını harfiyen uygulamaya geçirmektir. Anlamak gerekir, çünkü o anlaşılmamak için değil, “ancak anlaşılmak için inmiştir.”27 Afgani Kur’an’la ilgili tesbitlerine Sünnet’i de katar. Mütevatir hadisleri mutlak ölçü kabul ederek, bunlara da aynen Kur’an’da olduğu gibi itaatin şart olduğunu belirtir. Elbetteki hadisin sıhhatinin birinci şartı olarak Kur’an’a olan uygunluğunu hiç bir zaman gözardı etmeden. Böylelikle problemlerin odağına inip teşhisi koyduktan sonra çözümü gösterir: “Kur’an ve Sünnet’e dönüş.” O, müslüman kitlelerin tekrar eski saadetine kavuşmasının ve insanlığa adaleti, gerçek saadeti sunmasının başka bir şartı söz konusu olmadığını açıklar. Kur’an ve Sünnet kaynaklı İslam, nasıl ki müslümanları geçmişte yükseltmiş, şeref tahtında oturtmuşsa, yine aynı fonksiyonu yerine getirmeye hazırdır. Ancak önemli olan, müslümanların bu kaynağa yönelmeleri ve onun talimatlarına kulak vermeleridir. Fakat maalesef müslümanlar, bu asli kaynağa kulaklarını kapamışlar, bunun sonucu olarak da zelillik bataklığında kendilerini bulmuşlardır. Kur’an ve Sünnet’e dönmek şarttır, başka bir ihtimal söz konusu değildir. Gerçek kurtuluş ve saadet ancak, bid’atların, uydurmaların, mantıksızlıkların her türlüsünü terkedip sadece Kur’an ve Sünnet’in ışığına yönelmekle mümkündür. Zira Kur’an’a göre inanan ve yaşayan bir topluluğun zillet çukuruna düşmesi mümkün değildir.28

Afgani, müslümanların Kur’an’dan uzaklaşmak suretiyle dinin asli yapısından da uzaklaşmalarının temel nedenli arasında dini, işlerliksiz kılan, problemler karşısında dinin elini kolunu bağlayan, içtihad kapısını kapama kararını gösterir. Halbuki müslümanlar Kur’an ve Sünnet’in rehberliğinde kıyamete kadar karşılaşacakları bütün problemleri çözme hak ve yetkisine sahiptirler. Fakat birileri bu hak ve yetkiyi müslümanların elinden alarak, müslümanları bidatlarla, Felsefe, Kelam ve Tasavvuf ise bu dinin yozlaştırılması sürecinde baş aktör rolünü üstlenmiş, kendilerine göre bir din oluşturmuşlar, böylelikle sahte İslamilikleriyle insanların gerçek İslam’ı görmelerine engel olmuşlardır.29 Bütün bu nedenlerden dolayı Afgani sesini yükseltir ve müslümanlara seslenir: “Bid’atlardan hakiki dini esasların şu cansız ümmete yeniden hayat vereceğini, ondaki dağınıklıkları giderip birlik sağlayacağını, faziletler için fertlerini harekete geçireceğini ve medeniyetin amacına götüreceğini söyleyen sözlerime şaşıyor musun?”30

Afgani, Kur’an ve Sünnet’e yönelmenin gerekliliğini ulaşılması imkansız bir hedef gibi uzaklara yerleştirmez. Bu hedefe gidişin gerektirdiği adımları da ayrıntılarıyla açıklar:

1) İnsanı bir yığın sapık ve yanlış inançlarla oyalayan, insan ile Rabb’i arasındaki ilişkiyi bozup, İnsanı Rabb’leştiren veya insanı Rabb’inden tamamen uzaklaştıran Doğu kökenli inançların terk edilmesi gerekir.

2) İnsanlar arasındaki ırk, cinsiyet, dil, soy, coğrafya orjinli her türlü ayrımları kaldırıp, İslam’ın kardeşlik ruhunu hakim kılmak gerekir.

3) İnsanın akıl ve düşüncesini kısırlaştıran, insanı bilinçsiz, akılsız, iradesiz bir varlığa dönüştüren ataları körü körüne taklid anlayışını terkedip atmalı ve dinin doğrudan özüyle irtibatlı konuma gelinmelidir.

4) Dinin aslını puslandırıp, parlaklığını yitirten her türlü hurafe ve bid’at sapmalarını terkedip, Tevhidin cilasıyla cilalanmış bir akılla, dine tekrar yönelip, onu doğru şekilde anlamalı ve talimatlarını doğru şekilde uygulamaya geçirilecektir.

5) Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan müslüman toplumları bir devletin çatısı altında toplamak mümkün görünmüyorsa da, hiç değilse müslümanların kendi mahalli devletlerini kurmalarına müsaade edilmelidir, fakat bu devletlerin üstünde bir hilafet makamının oluşturulması için çalışmalara bir an önce başlanması da gerekir.

6) Mezhepleri dinin de üstüne çıkaran anlayışları terkedip, mezheplere ancak dinin altında yer verilmesi gerekir.

7) Müslümanların “iyiliği emretmek, kötülüklerden nehyetmek” emrine işlerlik kazandırarak, birbirlerini her türlü olumsuz etkilere karşı kontrol edip, Hak üzerinde kalmalarını sağlamaları gerekir.31

Afgani, bu önerileriyle uzun yüzyıllardır müslümanlara musallat olan dinin gelenekselleşmesi problemine karşı çözüm yollarını gösterdikten sonra, ikinci problemin çözüm yollarını göstermeye geçer. Bu müslüman toplumların Batı’nın sömürüsüne maruz kalmaları problemidir. Bu alanda da öncelikle problemin kaynağını tesbitle işe başlar.

Afgani’ye göre problemin temelinde müslümanların asli kimliklerini kaybetmeleri vardır ki bunun nedenlerini ve oluşumunu yukarıda açıkladık. Bu olumsuzluğa bağ’ı olarak müslümanlar, ya doğrudan Batı tarafından sömürülmeye başlanmış veya Batı’nın uşağı olan yöneticiler, emirler, padişahlar, şahlar tarafından koyun sürüleri gibi güdülüp, sömürülür hale getirilmişlerdir. Batı’nın uşağı olan Ahmed Han gibileri içeriden, Renan gibi Batı’nın fikir babaları ise dışarıdan saldırıları ile müslümanların inançlarını iyice karıştırıp, aslından uzaklaştırmak suretiyle müslümanları tamamıyla asli kimliklerinden koparma yarışındadırlar. Bu her iki kesime karşı net bir tavır almak ve bir an önce harekete geçmek gerekir.

Afgani önerisinin gereği olarak Ahmed Han’ın materyalist düşüncelerini irdeleyen ve yanlışlıklarını ortaya koyan bir kitap yazmak suretiyle, onun olumsuz etkilerini kökten temizleme gayretlerine girer. Er-Reddu ala’d-Dehriyyin isimli bu kitabında konuyu şu merkezlerde toplar:

1) Dinin toplum için varlığı zorunludur.

2) Materyalist, naturalist inançlar toplumlar için tehlikelidir, zararlıdır.

3) Bir inanç ve hayat tarzı olarak İslam hak ve dolayısıyla doğruluğu, mükemmelliği tam olan yegane dindir. Onun inanç, düşünce ve hayata hakimiyetini tesis etmek zorunludur.32

Batı’nın ünlü filozoflarından Ernest Renan, Sorbonne Üniversitesindeki bir konuşmasında Haçlı zihniyetinin bir temsilcisi sıfatıyla İslam’a saldırır. Saldırılarını İslam’ın akıl karşıtı, düşünce düşmanı bir din olduğu iddialarında toplar. Ona göre İslam’ın bu olumsuz özellikleri o günki müslümanların sefaletlerinin temel sebebidir. Afgani ise buna cevap olarak iddiaların İslam açısından tamamen geçersiz olduğunu, müslümanların içinde bocaladıkları problemlerin nedeninin İslam olmadığını, aksine müslümanların İslam’dan uzaklaşmalarının problemlerin asıl nedeni olduğunu ifade eder.33

Afgani’ye göre müslümanların Batı karşısındaki zilletinin başlıca nedeni, “Bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah da o kavme bağışladığı nimeti değiştirmez…” (8/53) ayetinde açıklanan yasa gereği, kendilerini bozmuş olmaları, zillet bataklığını kendi iradeleriyle seçmiş olmalarıdır. Bunun sonucunda teslimiyetçi bir ruhla Batı’ya kucak açmışlardır. Bu tavırlarında her ne kadar Batı’yı can-ı gönülden kabul söz-konusu değilse de, artık Batı’nın bilhassa da İngilizlerin efendi olduğunu düşüncelerinin en ücra köşelerine sirayet edecek şekilde yerleştirmişlerdir. Halbuki Batı’nın gücü ve kudreti sadece bir aldanıştan ibarettir. Eğer işin aslı anlaşılırsa, Batı’nın her an çökmeye hazır, çürük temeller üzerinde yer alan bir tapınak gibi olduğunu açıklar: “İngiltere de işte böyle bir tapınaktır. Siyasetin karanlıklarından korkan zavallılar ona sığınırlar. Amaçlarına, vehmettikleri hayallerle ulaşırlar. Nice kararsız ve zayıf insanlar, bu tapınağın duvarları arasında helak olmuştur. Ancak ben, umutsuzluğun ve ölüm isteğinin oraya sağlam güçler taşıyacağı kanısındayım, işte o zaman bu tapınakta umutsuzların cesur haykırışları yükselecek ve auvarlar çökerek büyük tılsım bozulacaktır.”34

Şüphesiz Afgani’ye göre “düşman” sadece dışarıda değildir. O dış düşmanların uzantısı içeridedir. Bu içeridekiler, yüzyıllardır, müslümanları iliklerine kadar sömürmüş, kişiliklerini iğfal etmişlerdir. Bu nedenle İslam’a dönüş hareketi sadece dış düşmanla değil, iç düşmanla da uğraşmayı gerekli kılmaktadır. Bundan dolayıdır ki onu, oldukça hareketli ve sıkıntılı geçen hayatı boyunca müslümanlar üzerine çöreklenmiş zorba yönetimlere karşı kitleleri harekete geçirmek ve İslam’ın birliğe, adalete dayanan siyasal sisteminin inşa gayreti içerisinde olduğunu görürüz. Afganistan’da kaldığı yıllarda, Emir Dost Muhammed Han’ın yanında kalarak amacını gerçekleştirme gayreti içerisinde olur. Emir’in kısa bir müddet sonra ölümü üzerine, desteğini İngiliz karşıtı ve ıslahatçı düşünceye taraftar Muhammed Azzam’dan yana koyar. Fakat onun öldürülmesi üzerine Afganistan’ın kendisi için tehlikeli olduğunu anlar ve oradan ayrılıp Hindistan’a geçer. Hindistan’da iken İngilizler’e karşı bir hareket oluşturma çalışmalarına başlar. Fakat Hindistan’ın yönetiminde etkin olan İngilizler tarafından ülke dışına çıkarılır. Mısır’a gider. Daha sonra İstanbul’a geçer. İstanbul’da geleneksel İslam anlayışını eleştirmesi tepkilere neden olur ve padişahın da isteğiyle tekrar Mısır’a gider. Mısır’da bulunduğu süre içerisinde faal bir şekilde halkı İngilizler’e ve İngilizlerin uşağı durumundaki Hidiv İsmail’e karşı harekete geçirme çalışmalarına girişir. Fakat gerek bu hareketleriyle yöneticilerin ve gerekse geleneksel anlayışları eleştirdiği için geleneksel anlayışın kalesi durumundaki Ezher hocalarının tüm tepkilerini üzerinde toplar. Hindistan’a sürülür. Hindistan’da, İngiliz yönetimine karşı halkı bilinçlendirmeye çalışır. Aynı zamanda Ahmed Han başkanlığında İslam’ı içten çökertme girişimlerine karşı canla başla karşı koyar. Bu arada Mısır’da İngiliz güdümlü yönetime karşı ayaklanan Urabi Paşa’ya tam destek verir. Fakat büyük umutlar bağladığı bu ayaklanmanın bastırılması üzerine dünya müslümanlarını topyekün uyandırma amacına bağlı olarak el-Urvetu’l-Vuska teşkilatını kurar.

Teşkilatın ismini “Tağutu inkar edip, Allah’a inanan kimse kopmak bilmeyen bir kulpa sarılmıştır.” (Bakara, 2/256} ayetindeki “sağlam kulp” anlamına gelen “el-Urvetu”l-Vuska”dan hareketle oluşturması oldukça anlamlıdır. Hindistan’dan ayrılmasına izin verilmesi üzerine Paris’e gider. Burada öğrencisi ve arkadaşı Muhammed Abduh’la beraber el-Urvetu’l-Vuska dergisini çıkarmaya ve bu dergi aracılığıyla dünyanın değişik coğrafyalarında yaşayan tüm müslümanlara tek merkezden seslenme, onları uyandırma, uyarma görevini yerine getirmeye çalışır. Bu süreçte el-Urvetu’l-Vuska dergisi, tüm müslümanları kapsamına alan bir tecdid faaliyetinin bülteni fonksiyonunu üstlenir. Her ne kadar, pek tabii olarak İngilizlerin büyük tepkisini çekmesi ve dağıtımını engellemeleri üzerine yayınına son verirse de önemli görevlerini yerine getirir. Birçok bölgede uyanışların ilk itici gücü görevini üstlenir. Derginin kapanmasını takiben, davet üzerine İran’a gider. İran’da kaldığı süre içerisinde halkı uyarma görevine hiç ara vermeksizin devam eder. Gelişmelerden Şah’ın tedirgin olması ve sert tepkilere neden olması üzerine Rusya’ya geçer. Batı emperyalizminin en önemli ve güçlü temsilcisi İngiiizler’e karşı Rusya’da hareket oluşturmak gayesiyle 4 yıl süreyle çalışır. Bu çalışmaları sırasında Rusya’daki müslümanların birçok haklar elde etmesinde vesile olur. Fakat gelişmelerin kendi tahtını tehdit ettiğini hisseden Çar tarafından ülke dışı edilir. Münih’e gider. Kısa süre sonra tekrar İran’a gider. Şah’ın zulmüne ve İngilizlerin sömürüsüne başkaldırı olan Tömbeki ayaklanmasının en önemli hazırlayıcılarından ve 1905 Anayasa Devrimi’nin önde gelen faillerinden olur. Şah’ın takip ve baskıları sonucunda Londra’ya gider. Londra’da kaldığı süre içerisinde İngilizlerin müslümanlara yönelik sömürü siyasetinin zayıflaması için üst görevlilerle görüşmelerde bulunur. Abdulhamid’in çağrısı üzerine İstanbul’a gider. Siyasi bir taktik gereği Abdulhamid tarafından başlatılan Pan-İslamizm hareketinin gerçekleşmesi için çalşımalara başlar. Fakat bir müddet sonra bir ihtimale göre gırtlak kanserinden, diğer bir ihtimale göre ise varlığını tahtı için tehlikeli gören Abdulhamid tarafından veya onun varlığını sultanın yanındaki itibarına engel olarak gören Şeyh Ebu’l-Hüda tarafından zehirlenmesi nedeniyle vefat eder (9 Mayıs 1897).

Eleştiriler ve Ölçü

Cemaleddin Afgani konusunda genel bir değerlendirmeye gidilip yaptıklarının artı ve eksileri belirlemeye çalışılacak olursa; öncelikle şunu belirlemek gerekir: Bir kişiyi eleştirmenin, değerlendirmeye tabi tutmanın müslümanca gereği nedir? Veya bunu bir soru şeklinde ifade edecek olursak: “Bir müslümanın, herhangi bir şahsı değerlendirirken veya bu kapsamda eleştirirken uyması gereken esaslar var mıdır?” Bu sorunun cevabı “evettir. Çünkü ihtilafların giderilmesinde, Allah ve Resulüne müracaat edilmesini zorunlu esas kabul etme ilkesi, müslüman olmanın temel şartlarındandır. Dolayısıyla bir şahsı değerlendirirken bu ilke bir müslüman açısından hemen devreye girmelidir. Şöyle ki, bir şahıs hakkında verilecek karar Allah ve Resulünün hükümleri doğrultusunda olmalı ve böylelikle belirli bir sonuca ulaşılmalıdır. Eğer değerlendirme ve eleştiriler için farklı ölçütler oluşturulursa, bunların ölçütlük nitelikleri her zaman için tartışmaya açık olacaktır. Önemli olan hak ölçüye sahip olmak ve ona göre değerlendirme yapmaktır. Yani bir şahısla ilgili iyi-kötü şeklinde verilecek karar, müslüman açısından Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre olmak zorundadır. Diğer ölçüler ancak bu ölçülerin içinde ve altında bir anlam ifade ederler. Bu durum müslümanca tavrın zorunlu özelliğidir. Zira Allah’ın hükümlerinin dışında değer yargısı oluşturma gayretinde olan kişinin öncelikle gerçekten “teslim olanlardan” olup olmadığnı tekrar tekrar gözden geçirmesi gerekir.

Konumuz açısından muhatabımız olan şahıs Cemaleddin Afgani’dir. “Cemaleddin Afgani kimdir?, Nasıl birisidir?” gibi bir dizi soruya verilen cevapları değerlendirmeye kalkıştığımızda kendimizi çok farklı nitelikte bir dizi cevapla karşı karşıya buluruz: Mücahit, alim, müceddit, hain, mezhepsiz, dinsiz, sapık… gibi. Bu cevapları bir gruplamaya tabi tutacak olursak karşımıza iki ayrı Cemaledin Afgani çıkar:

1) Her şeyiyle mükemmel, dolayısıyla her şeyiyle taklid edilmeye layık olan Cemaleddin Afgani.

2) Şerrinden Allah’a sığınılacak Cemaleddin Afgani.

Elbetteki ifrat ve tefrit noktalarının somut şekli olan bu iki yargının da doğru bir tavrın sonucu olmadığı açıktır. Çünkü herşeyden önce Cemaleddin Afgani bir insandır ve hata yapmak, insan olmanın gereklerindendir. Hata yapmayan -din bağlamında- tek insan peygamberdir ki, o da devamlı olarak Allah tarafından kontrol edildiği ve hata yapması önlendiği için bu özelliğe sahiptir. Peygamberin dışında hiç bir insan hata yapmama, yanılmama gibi bir özelliğe sahip değildir. Bu arada şunu vurgulamak gerekir ki, bilgilerinden yararlandığımız alimler, yanılma oranlarının azlığına ve kararlarının isabet oranının fazlalığına bağlı olarak alim sıfatını almışlardır. Fakat bu hiç bir zaman onların yanılmadıklan anlamına gelmez. Madem ki onlar da birer insandır. Öyle ise onların yanılma durumları her zaman için sözkonusudur. Bir alim, daha önce insanlara bildirilmemiş olan mutlak doğruları, Allah’tan alarak insanlara bildiren elçi değildir. Bu görev alime değil, peygambere aittir. Konuyu karıştırmamak gerekir. Mutlak doğrular Allah katındandır ve onlar Peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilir. Son Resulle de bu süreç sona ermiştir. Bir alimin yaptığı veya yapması gereken, peygamber ile bildirilen mutlak doğruların çizgisinden sapmadan, Allah’ın hududunu koruyarak zaman, mekan, toplum ve insana bağlı olarak değişen teferruattaki problemlere çözümler önermektir.

Cemaleddin Afgani bir insan olduğuna göre elbette ki onun da hata yapması ihtimal dahilidir. “Hata yapmamıştır” demek insanı, ondan da öte İslam’ı bilmemenin göstergesi olacaktır. Böyle bir iddia sözkonusu olmamışsa da eğer olacak olursa verilecek cevap bir soru niteliğinde olacaktır: “Son rasul 14 asır önce vefat etti. Sizler yeni resul mü oluşturmaya çalışıyorsunuz?” Fakat, Cemaleddin Afgani’yi masumlaştırma gibi bir eğilimin hiç bir zaman söz konusu olmadığı açıktır. Dolayısıyla bizim bu yöndeki eleştirimiz teorik kalmıştır. Ancak Cemaleddin Afgani’yi tamamen dışlayan, onu çok ağır ifadelerle suçlayan tavırlar eksik olmamıştır, Cemaleddin Afgani ile ilgili konuşma ve yazılara bakıldığı zaman, birçoğunun onu bazı hatalarından dolayı yerden yere vurduğu görülür. Bir hatasından hareketle Cemaleddin Afgani’yi bütün yönleriyle dışlamanın doğru bir tavır olmadığı açıktır. Eğer onu bütün yönleriyle yanıldığı veya açık bir nassa karşı geldiği iddia ediliyorsa bu iddianın açıkça ortaya konması, gerekir. Halbuki biliyoruz ki Cemaleddin Afgani ve benzeri şahsiyetler değil, onların karşısında yer alanlar nasslara karşı geldikleri zaman dahi “bir hikmete mebni” masumlanıp, kabul görmeye devam etmişledir.

Asli kaynaklarından uzaklaşmış olan İslam anlayış ve ‘hayat tarzını, tekrar asli kaynaklarına göre inşa etme gayreti içerisinde olan selefleri gibi Cemaleddin Afgani’de birçok eleştiri, suçlama ve iftiralara maruz kalmıştır. Bu eleştiri, iftira ve suçlamaları bir bütün olarak dikkate aldığımız zaman iki odakta toplandığı görülür. Bu odaklar, buraya kadar ki kısımda ayrıntılı şekilde anlattığımız problemlerle doğrudan ilgilidir.

1) Gelenekselleşmiş İslam, anlayışının mensuplarının eleştirisi, iftira, suçlamalar.

2) Oryantalistlerin aşağılayıcı, suçlayıcı tavırları.

Bunlardan ikinci grupta yer alanlar pek bir önem ifade etmiyor. Zaten oryantalistlerden daha başkasını beklemek de uygun oimazdı. Asıl önemli olan birinci gruptakilerdir. Şöyle ki:

Afgani, geleneğin rengiyle asli rengini kaybetmiş İslam anlayışının faillerinin ilk ciddi tepkisiyle İstanbul’da bulunduğu süre içerisinde karşılaşır. Afgani’yi kendi otorite ve saygınlığı için tehlike olarak gören O’nu Darü’l-Fünun’un açılış konuşması sırasında yakalar. Afgani bu konuşmasında toplum hayatını bir organizmaya benzetir ve her bir organa tekabül eden sanatları ve bu sanatların önemlerini arklar. Peygamberliği ise bu organizmanın ruhu olarak ifade eder. Şeyhül İslam bu benzetmeden hareketle, Afgani’nin peygamberliği bir sanat olarak kabul ettiği iddiasını ileri sürüp bu anlayışın küfür olduğu fetvasını da verir. Gerçeği akledemeyen cahil halk kesiminin tepkisi üzerine Afgani İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalır.35 İkinci büyük tepki ise Ezher hocalarından gelir ki bundan yukarıda bahsetmiştik.

Afgani’ye yönelik asıl suçlama ve iftiralar onun vefatından çok sonra gerçekleşir. Onu küfürle, dinsizlikle suçlayacak kadar iftiralarında ileri gidenler bulunur.36Fakat tutarlı görünen asıl eleştiriyi -Mason locasına- girmesi konusunda alır. Fakat onun böyle bir harekette bulunmasının nedeninin, masonluğun uluslararası etkilerinden, gayesi doğrultusunda yararlanmak olduğunu, fakat bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca tereddüt etmeden ayrıldığını öğrencileri Muhammed Abduh ile Reşid Rıza açıklarlar.37 Şüphesiz bu konuda Afgani’ye eleştiride bulunulabilir. Ancak Amerikan’ın uşağı durumundaki Şah’ın yönetimine onay vermiş olan ve ismini gizleyen bir şahıs38 ile Amerika’nın Orta Doğu’daki jandarması olan Suud’un paralarıyla beslenen M. Muhammed Hüseyin eleştirileri, tamamıyla iftira niteliğindedir. Onfar -özellikle Muhammed Hüseyin- Afgani’yi mason locasına girmekle suçlarken, kendi durumunu görmezlikten gelmek suretiyle bir başka coğrafyadaki türdaşlarını hatırlatır niteliktedir. Onun türdaşları her yerde görülebileceği gibi özellikle Türkiye’de görünmüştür. Bu konuda Şeyh Said kıyamı ilginç bir örnektir. Şeyh Said kıyamını lekelemek, gözden düşürmek için liderini İngilizler’den yardım almak veya etkilemekle suçlayanlar, yaşantı tarzından anayasalarına ve hukuklarına; devlet yönetiminden, inançlarına kadar her şeylerini İngilizler’e ve diğer Batı devletlerine göre ayarladıklarını unutmuş gibidirler. Muhammed Hüseyin de Amerikan emperyalizminin, müslümanlar arasındaki temsilcilerinin paralarıyla beslenirken, bu konularda hiç bir rahatsızlık duymazken, Afgani’yi mason locasına kaydolmakla suçlar. Halbuki bu konudaki eleştiri, Muhammed Hüseyin gibilerinden değil, inançlarını ve yaşantısını İslam’a göre ayarlamış olanlardan gelmelidir ve ancak o zaman bir anlam ifade eder.

Afgani’ye yöneltilen, milliyetini ve mezhebini gizlemesi eleştirilerini ve daha doğrusu bu nedenlerden dolayı suçlanmasını ise dikkate almanın gereği dahi yoktur. Çünkü, ırk ve soy ölçüleriyle şekillenmiş kafalardan veya dinin yerine beşeri gayretlerin ürünü ve bu ürünlerin mutlaklaştırılmasının sonucu olan mezhepleri koymuş zihniyetlerin bu konulardaki eleştirisi bir değer ifade etmez. El-betteki ırk ve soy bağını reddetmenin, mezhepleri İslam anlayışının üstünden alıp altına koymanın mücadelesini veren bir Afgani’den daha başka ne beklenebilirdi ki? O Ziya Gökalp değil ki ırkının ve soyunun özelliklerini araştırmayı hayatının gayesi edinsin. Veya o, Davud bin Süleyman39 değil ki, Peygamberi dahi kendi mezhebinin mensubu kılmaya çalışıp, mezhep davası gütsün. O sadece ve sadece insanlara hidayetin rehberi olarak tam ve mükemmel biçimiyle gelen vahyi hareketin taraftarı ve müdafiidir. Bu arada bilhassa Muhamed Hüseyin’in, Afgani’nin Mısır, İran veya Hindistan’da iken yöneticileri devirmek, sistemi değiştimek gayesiyle gizli örgütler kurduğu suçlamalarını, Afgani’nin yüzkarası olarak değil, Muhammed Hüseyin’in yüzkarası olarak görmek gerektiğine inanıyoruz. Hayatından, mücadelelerinden ve gayesinden kısaca bahsettiğimiz Afgani’nin böylesi fiili teşkilatlara girmemesi eleştiriye neden olabilirdi. O sadece kitapların sayfaları arasına kapanıp kalmayı seçmemiş, çaba ve gayretlerini toplumsal alanlara da kaydırmıştır. O teori değil pratik adamıdır. Bu nedenle İslam dışı sistemleri devirmek gayesiyle teşkilatlanma usulünü seçmiş olması eleştirilere değil takdirlere layıktır. Afgani’nin davası için böylesi teşkilatlı mücadele yöntemlerini de denemesini suçlama konusu yapanlar, saflarını net bir şekilde belirlemek ve açıklamak zorundadırlar ki, suçlamalarındaki neden açığa çıksın.

Yukarıda dedik ki; Afgani eleştirilecekse bu eleştiriyi yapmaya layık olanlar Kur’an ve Sünnet’i inancının ve yaşantısının esası yapmış olanlardır. Çünkü hayatını, Kur’an ve Sünnetin hakimiyeti için harcamış bir şahsiyeti ancak Kur’an ve Sünnet’i ölçü edinenler doğru şekilde anlar ve eksikliklerini ancak onlar far-kedebilirler. Yoksa, yukarıda söz konusu ettiğimiz gibi Amerikan emperyalizminin gizli-açık müdafii olanların veya ırkçılığı inancının ölçüsü yapıp, İslam’ı ancak Türk kültürünün bir parçası olarak görüp savunanların40 veya Seyyid Kutub. Mevdudi gibi çağdaş küfrün başağrısı, İslam’ın müdafii şahsiyetleri de gözden düşürüp, kimlerin ekmeğine yağ sürdüğünü fark edemeyecek kadar basiretsiz olanların41Afgani’yi eleştirmeye hakları yoktur.

Biz diyoruz ki, Cemaleddin Afgani, içinde bulunduğu şartlar kapsamında, çoğu zaman İnsanlardan pek yardımcısı olmadan tek başına, İslam’a mal edilen 14 asrın beşeri tortularını temizlenmesi ve özellikle son 3 asırda İslam’a yönelik Batı kaynaklı saldırıların karşılanması yükünü omuzlamış bunu da kendi çapında büyük oranda yerine getirmiştir. Bu arada bazı metod hataları olmuşsa da, bu hatalar onun Hak adına yaptıklarını kapayacak kadar büyük değildir. Elbetteki arzulanan hiç hatasız yapmasıydı, ancak o bir resul değil ki bu dilek gerçekleşmiş olsun. O, yüzyıllardır süren İslam’ın gelenekselleşme sürecine bir bent ve Ba-tı’nın saldırılarına karşı bir kalkan olarak üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmiştir. Bizlere veya başkalarına düşen “acaba biz ne yaptık” sorusunu kendimize sormak ve bu soruyu takiben derin derin düşünmek değil, bir şeyler yapmak için yerimizden kalkmaktır.

Notlar:

1- Bu konuda “tefsir usulleri”ne bakılabilir.

2- Bkz.: İbn Kesir, Hadislerle Kur’an Tefsiri, Çağrı Yay., İst., 1984, s. 5/2415.

3- Bkz.: Şatıbi, Muvafakat, İz Yayıncılık, 1993, İst., s. 3/333.

4- İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ Yayıncılık, Ankara, 1991, s. 4/33.

5- Mevdudi, Tefhimü’l-Kur’an, İnsan Yay., İst., 1986, s. 1/399.

6- Bu konuda bkz.: Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre. Pınar Yay., İst., 1991; Tevhid ve Değişim, Pınar Yay., İst., 1992.

7- Bkz.: Vahiyden Kültüre, s. 14-46.

8- Ebu Hanife, el-Vasiyye, s. 78. (İmam Azam’ın Beş Eseri, Çev.; Mustafa Öz, İst, 1981).

9- İbn Teymiyye, Külliyat, Tevhid Yay., İst., 1988,4/12.

10- İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-Salikin, İnsan Yay., İst. 1991, s. 1/8.

11- Tirmizi, Fiten 48; Ebu Davud, Sünnet 8; Müsned, 5/220, 221.

12- Ebu Hamid el-Gazzali, el-Munkız min el Dalal. (Delaletten Hidayete), İst., tarihsiz, s.40.

13- Haçlı ordularının oluşturulması görünüşte tamamen dini bir nedene dayandırılırsa da gerçekte Doğu’nun zenginliğini elde etmek arzusu taşıyan Avrupa çapulcularının, bu orduların temelini oluşturduğunu Batılı tarihçiler de kabul etmektedirler. Bu konuda örneğin bkz.: Steven Runciman, Haçlı Seferler Tarihi, 1/89, 90.

14- 1099 yılında Kudüs Haçlı ordularının eline geçtiği zaman büyü bir katliam yaşanır. Şehirdeki bütün müslümanlar katledilir. Katliamın bizzat tanıklarından olan tarihçi Raimundus, katliam günü dizlerine kadar çıkan kan birikintilerinin içinden geçerek tapınağa gittiğini yazar. {Bkz.: Haçlı Seferleri Tarihi, 1/221).

15- Ayrıntılı bilgiler için bkz.: Asaf Hüseyin, Batının İslamla Kavgası, Pınar Yay., İst., 1991, s. 13-20.

16- Bkz.: Batının İslamla Kavgası, S. 40-45.

17- Asaf Hüseyin, Robert Olson, Cemil Kureşi, Oryantalistler ve İslamiyatçılar, İst., 1989, S. 23; Enver el-Cündi, İslam, İst., 1985, s. 143-146.

18- Bkz.: Batının İslamla Kavgası , s. 51, 52; Bryan S. Turner, Oryantalizm, Kapitalizm ve İslam, İnsan Yay., İst, 1991, s. 17-27; Oryantalistler ve İslamiyatçılar, s. 103-106; Edward Said, Oryantalizm, Pınar Yay., İst., 1980, s. 349; Montgomary Watt, İslam Avrupa’da, İst., 1989, İFAV Yay.,s. 130-131.

19- Batının İslamla Kavgası, s.55.

20- Oryantalizm, s. 325.

21- Edward Said’in kitabının alt başlığı. Edward Said başlıktaki ifadeyi şu sözleriyle açıklar: “Oryantaliste Batılı gücün özel ajanı gözüyle bakılabilir.” (Oryantalizm, s. 351.)

22- W. Montgomary Watt, İslami Tetkikler, AÜİF Yay., Ank., 1968, s. 108.

23- Bu şahsiyetler hakkında ayrıntılı ve derli toplu bilgiler için bkz.: Mevdudi, İslam’da İhya Hareketleri, Pınar Yay.. İst, 1993; Meryem Cemile, İslam ve Çağdaş Öncüleri, İst, 1986; Tevhid ve Değişim.

24- Muhammed el-Behiy, Çağdaş İslam Düşüncesinin Oluşumu ve Batı, İst, 1986, s. 15.

25- Gulam Ahmed’e göre, İngilizler, Tanrı’nın yeryüzündeki vekilidirler. Bu nedenle onlara karşı çıkmak, silah çekmek dinsizliktir. (Bkz.: İhsan İlahi Zahir, İngiliz Emperyalizmi (Kadıyanilik), Ebru Yay., İst, 1985, S. 33.)

26- Bu kıyamlar konusunda özellikle Rudolp Peters’in, İslam ve Sömürgecilik, Nehir Yay., İst, 1989 isimli çalışması kayda değer bir kaynaktır. Ayrıca bkz.: İslam ve Çağdaş Öncüleri.

27- Muhsin Abdulhamid, Cemaleddin Afgani, Fecr Yay., Ank., 1991, s. 40.

28- Cemaleddin Afgani, Urvetü’l-Vuska, Bir Yay., İst, 1987, s.98.

29- Cemaleddin Afgani, Tabiatçılığa Reddiye, DİB Yay., Ank., 1956, s. 3-4. Ayrıca bkz.: Çağdaş İslam Düşüncesinin Oluşum ve Batı, s. 89, 90; Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, Yöneliş Yay., s.113-114; Murtaza Mutahhari, Son Yüzyılda İslami Hareketler, Sahra Yay.. Ank., 1988, s.20.

30- Urvetü’l-Vuska, s. 99.

31- A. g. e., s. 83,88, 108-109. Ayrıca bkz.: Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, s. 113-115; Çağdaş İslam Düşüncesinin Oluşumu ve Batı, s. 88-90; Mevlüt Uyanık, “Günümüz İslam Düşüncesinde Islahat Kavramı”, İslami Araştırmalar, Sayı: 4/1, s. 55.

32- Bkz.: Tabiatçılığı Reddiye’nin tamamı ve ayrıca: Çağdaş İslam Düşüncesinin Oluşumu ve Batı, s. 83; Arap siyasi Düşüncesinin Seyri, s. 105-116; Hüseyin Yurdaydın, İslam Tarihi Dersleri, AÜİF Yay., Ank., 1982, s. 234-235; Osman Emin, “Cemaleddin Afgani”, M. M. Şerifin derlediği İslam Düşüncesi Tarihi isimli eser içinde, İnsan Yay., İst., 1991, s. 4/283.

33- Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, s. 122-131; İslam Tarihi Dersleri, s. 230-231.

34- Urvetü’l-Vuska, s. 369.

35- Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: M. Akif Ersoy, Modernleşmek mi, İslamlaşmak mı, İhya Yayınları, İst, 1983, s.19-20; Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yay., İst, 1979, s.206.

36- Bu tür iftiralar için bkz.: M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslam Dünyasına Girişi, İnsan Yay., İst, 1986, s. 95.

37- El-Menar dergisinden (8/401-403)’den naklen, Mehmet Serdar, “Cemaleddin Afgani”, Hak Söz, 28/33.

38- 1963 yılında, İmam Humeyni’nin önderliğindeki Şah yönetimine karşı başlatılan ilk hareketleri takiben, İslami hareketin dinamolarından olan Cemaleddin Afgani’yi yeniden gözden düşürme gayretini kendisine prensip edinmiş olan bir kitap yayınlanır. Kitabın yazarı, ismini özellikle gizler ve kitabında Cemaleddin Afgani hakkında daha önce yayınlanmamış “vesikalar” yayınlar.

39- Bkz.: Davud bin Süleyman, Eseddü’l-Cihad, s. 197vd. (Şükrü Özen, Mezheplerin Doğuşu ve İçtihad Tartışması, Pınar Yay., İst, 1987.)

40- Bkz.: Cemil Meriç, “Cemaleddin Afgani Dosyası”, Ümrandan Uygarlığa içinde, Ötüken Yay., İst, 1977. Ayrıca aynı kişinin Mağaradakiler kitabına (s. 305-366) bakılabilir. Ayrıca bkz.: Mümtaz’er Türköne, “Modern İslam Düşüncesinin Başlangıcı Meselesi ve Cemaleddin Afgani Efsanesi”, Bilgi ve Hikmet, 93/2.

41- Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, Eskin Matbaası, İst, 1978.

 

Kaynak: Haksöz Dergisi – Sayı: 35/36 – Şubat/Mart 94